Yazdır

Okutman METİN ŞAHİN


Rektörlüğe Bağlı Bölümler
Enformatik



KİŞİSEL BİLGİLER

Doğum Yeri / Tarihi : TÜRKİYE - Elazığ    /    20.06.1965
Medeni Durumu : Bekar
İş Adresi : T.C. HALİÇ ÜNİVERSİTESİ - Sıracevizler Cad. No : 29 Bomonti - Şişli - İstanbul
Ev Adresi : Balipaşa Cad. Kasideci Sok. Filiz Apt. No : 13 Daire : 8 Fatih - İstanbul
Telefon : (İş) 2123430887  Dahili : 1173    (Ev) 2125310201
E-Posta : metinsahin[at]halic.edu.tr
Diğer E-Posta : mtncse[at]hotmail.com

EĞİTİM

Lisans : T.C. YILDIZ ÜNİVERSİTESİ , BİLGİSAYAR BİLİMLERİ MÜHENDİSLİĞİ, EYLÜL - 1986
Yüksek Lisans : T.C. HALİÇ ÜNİVERSİTESİ , BİLGİSAYAR MÜHENDİSLİĞİ, MAYIS - 2007
Doktora : T.C. MALTEPE ÜNİVERSİTESİ , BİLGİSAYAR MÜHENDİSLİĞİ , EYLÜL - 2009

ÜYELİKLER

TMMOB - EMO ( ELEKTRİK MÜHENDİSLERİ ODASI )
KISA BİR SÜRE İÇİN YAYIN KURULU ÜYELİĞİNDE BULUNDUM

İŞ TECRÜBELERİ

1 --- PB-TSB (PARSONS BRINCKERHOFF INTERNATIONAL INC. - TEKNİK SERVİSLER BÜROSU ) ( 1986 - 1987 ) Gümüşsuyu - İstanbul
İstanbul'un ulaşım sorunlarının giderilmesi için fizibilite etüdlerinin yapılması. Değişik ve alternatif
çözümlerin araştırılması. Metro'da çalışan elektrikli trenlerin trafodan çektikleri elektrik güçlerinin
hesaplanması ve yazıcıda grafiksel olarak çıktılarının alınması. Trafoların konum yerlerinin belirlenmesi.
Trafoların konumları direkt olarak ilgili programın çıktısına göre belirlendi. Bu aşamada
programın "SOURCE" kodlarına ulaşılamadı ve hassas çözüm sağlanamadı. Aynı anda raylarda
bulunan maksimum elektrikli tren sayısı ile doğru orantılı olan harcanan elektrik gücü belirli periyotlar
dahilinde "METİN" formatında hazırlandı. 1987 yılında yapılan bu çalışma 2005 yılına kadar ulaşımı belirli
bir ölçüde çözüme kavuşturma amaçlıydı. Tüp geçit , hafif metro ve raylı ulaşım sistemlerin
gerçekleştirilmesi çalışmalarının yapılması. Bu çalışmalar için çeşitli paket programların kullanılması (
TRANPLAN - Train plan , TRANSIT - Train Simulation , SYMPHONY , LOTUS I-II-III , PW ek olarak
mühendislik programlarının yazılması - Pascal , Fortran IV ... ) Muhasebe bölümü için bordro programı
yazılımı ( Cobol , Basic , PL/I ...)
Not : Daha önce ilgili noktalarda sayım sonucu yapılan yolcu adetleri ilgili programa veri olarak girildikten
sonra her şey "OTOMİZE" edilerek , insan kaynaklı hataları minimum düzeye indirme
amaçlı "AUTOEXEC" programlar yazıldı ancak bu çalışmalar "RUN" edilemedi. Üstte söz edilen uygulamalarda IBM PC ve backup işlemleri için Tolgrass ( Manyetik bantlara bilgi saklama ünitesi ) kullanıldı.

2 --- KALE KİLİT ve KALIP SAN. A.Ş. ( 1987 - 1988 ) Güngören - İstanbul
Nixdorf bilgisayar sistemi ve Business Basic programlama dili kullanarak bordro programı yazılımı.
Fabrika otomasyon sistemi için program yazılımı , sistem donanım sorunlarının giderilmesi , bilgi işlem ve üretim arasında koordinasyonun sağlanması. Ayrıca Nixdorf Computer'in , Deustchland'da hazırlanmış genel muhasebe programının Türk Muhasebe Sistemi için "SETUP" uygulamaları yapıldı. Ancak yine daha önce "COBOL" ile yazılmış program ile "FORMAT" uyumsuzluğu olduğu için , oluşan bazı sorunlardan dolayı üstte sözedildiği gibi ticari uygulamaları içeren ve bir çok uygulamaları kapsayan yazılım çalışmaları gerçekleştirildi.
___________________________________________________________________________________
TÜRKİYE CUMHURİYETİ
GENEL KURMAY BAŞKANLIĞI
KARA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI
BİRİNCİ ORDU KOMUTANLIĞI
______________ _______________________________________________________________________
OBİM - ( ORDU BİLGİ İŞLEM MERKEZİ )
( 1988 - 1990 ) Selimiye - İstanbul
Tankçı eğitimi alındıktan sonra - Tnk. Atğm. ( Etimesgut , Zırhlı Birlikler Okulu ve Eğitim Tümen
Komutanlığı - Ankara )
BİRİNCİ ORDU bilgi işlem merkezinde harp oyunu programı uygulamalarının gerçekleştirilmesi
çalışmalarında görev alma. Mühimmat takip programının uygulamaya koyulması ve güncelleştirilmesi
çalışmalarında görev alma ( Cobol , Pascal ... ) , haberleşmede ( muhabere ) harflere karşılık gelen
kodların ( şifre ) Basic programlama dili ile oluşturulması !!!

3 --- TAM BİLGİSAYAR ( 1990 - 1990 ) Şetat Ticaret Merkezi - Feriköy - İstanbul
Unix ve MS-DOS işletim sistemleri altında Cobol programlama dili kullanarak bordro , stok ve demirbaş
takip programlarının yazılması ve ilgili firmalara yazılım ve donanım desteğinin sağlanması.

4 --- ( 1991 - 2003 ) Bazı özel dershanelerde ve belediyelerde bilgisayar işletmenliği , bilgisayarlı
muhasebe ( ETA , LOGO , LINK ... ) ve üniversiteye hazırlık matematik dersleri verilmesi ( Sarıgazi Belediyesi Gençlik
Merkezi , Sultanbeyli Belediyesi , Eminönü Belediyesi , Üsküdar Belediyesi Güzeltepe Kültür Merkezi
ve BİL Dershaneleri...)

5 --- T.C. İstanbul Teknik Üniversitesi'nde Linux ( Red Hat 9.0 ) eğitimi alınması ( 2004) Maslak - İstanbul

6 --- BALİNLER ( 2004 ) Harbiye - İstanbul
Bilgi işlem müdürü. Tticari program yazımı. ( Çok kullanıcılı sistemde Unix ve Cobol ...)

1986 - 2009 Tarihleri Arasında Kullanılan Programlama Dilleri:
Basic , BasicA , GwBasic , Fotran IV , Fortran 77 , PL/I , Prolog , Ms-Cobol , RM-Cobol , Turbo Pascal , Pascal , Mips Assembler , Line Assembler , Algol66 , BusinessBasic , C , C# ...
1986 - 2010 Tarihleri Arasında Kullanılan Bazı İşletim Sistemleri:
Ms-Dos , Unix , Linux , Xenix , Novell

YÖNETİCİLİK DENEYİMİ VE KURSLAR

Bazı özel kuruluşlarda bilgi işlem müdürü olarak görev alma..
İngilizce dil eğitimi alınması...

ARAŞTIRMA DENEYİMİ

1. Hidrojen gazının en pratik ve en ucuz elde edilmesi için araştırma yapma
2. Kimyasal geri dönüşümün teorik olarak araştırılması
3. Zamanda yolculuk paradokslarının teorik olarak ve Albert Einstein formülleri ile araştırılması

KAZANILAN BURS VE ÖDÜLLER

Burs : T.C. Yıldız Üniversitesi'nde , Türk Eğitim Vakfı'ndan ( 1982 - 1986 )
Ödül : T.C. Haliç Üniversitesi'nde " Bilim Şenliği ----- 29 Mart 2008 "
Sertifikalar : The British Council - BBC WORLD SERVICE ( Certificate of Entry ) - 12 MAY 1999
International Radio Playwriting Competition 2001

YÖNETTİĞİ/GÖREV YAPTIĞI PROJELER

T.C. İstanbul Teknik Üniversitesi - Makine Fakültesi ( Projede Görev Alma ) - 1987
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
A Comprehensive Model For Fluidized Bed Coal Combustors ( Prof. Dr. Nurdil Eskin )
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Akışkan yataklı kömür kazanlarından maksimum verim elde edebilmek için kimyasal ve fiziksel yapının oluşturduğu lineer olmayan denklem sisteminin çözümü. İlk aşama ; integral , türev ve limit yapısı ile denklemler oluşturuldu. İkinci aşama ; matematiksel denklemleri ilgili yazılım dilinde kullanabilmek için fonksiyonlar oluşturuldu. Üçüncü aşama ; Bu fonksiyonlar Basic programlama diline çevrilerek kodlar yazıldı. Özellikle integral yapısını kapsayan denklemlerin çözümü için kullanılan sabit değerlerin belirlenmesi , kömür kazanının ilk yapısı referans alınarak yada başka bir deyiş ile kömür kazanının fiziksel olarak oluşumundan sonra meydana gelen kimyasal gazları ve kömür kazanının hangi koordinatalarında yer aldığı bilgisi ile oluşturuldu. Üstte sözü edilen fonksiyonlar ise bu gazların zamanla kimyasal değişimi ve konum koordinatları bilgisini içeriyordu.

Lisans Bitirme Projesi; (1986) ( Yöneten : Doç. Kirkor Harutunyan )
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Z-80 CPU ve Assembler kullanarak hafızalı osiloskop tasarımı. Analog bir işaretin ADC ( Analogdan sayısala çevirici ) ile sayısala çevrilip ve örneklenerek bellekte saklanması ve DAC ( Sayısaldan analoga çevirici ) yardımı ile analoga çevrilip bir hat yardımı ile iletilmesi veya osiloskopta izlenmesi. Bu analog sinyaller bir insanın ses sinyalleri olabileceği gibi bir insanın kalp sağlığı kontrolü için kullanılabilecek kalp atışlarına karşılık gelen analog sinyallerde olabilir.

Yüksek Lisans Bitirme Tezi; (2007) - ( Tez Danışmanı : Yrd. Doç. Dr. Murat Beken )
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Yapay sinir ağlarından DELTA yöntemi kullanarak karakter tanıma uygulaması. Bu çalışma için C# programlama dilinin kullanılması. Program ilave kodlar ile birçok değişik uygulamada kullanılabilir. Örneğin : karakter tanımanın bir uygulaması olan plaka tanınması , teşhisi koyulmuş belli hastalık bilgileri ile yapay sinir ağının eğitilmesi ve eğitimin sonunda dışarıdan verilmiş bir bilgi ile ilgili kişide , eğer var ise hangi hastalığın olduğunun bilinmesi , sportif uygulamalarda takım veya bireysel sporlarda performans , başarı gibi birçok bilginin girilmesi ile verilecek olan bir zamanda , örneğin sıralama bilgisine ulaşma , müzikte notaların kodlanarak ve ilgili müzik türününe göre dinlenme bilgisi ile yapay sinir ağını eğitme ve o ana kadarki bilgiler doğrultusunda eserlerin hangi ölçüde dinlenebileceği bilgisine ulaşma...

ÖĞRETİM DENEYİMİ

Şu ana kadar görev aldığı dersler:
1......... Mikrodeneteyiciler ( Programlama için çoğunlukla Assembler kullanıldı , Örn : PIC16F877/A)
2......... Mantık Devreleri Tasarımı
3......... Analog ve Digital Devre Tasarımı
4......... Temel Bilgisayar Teknolojileri Kullanımı ....

YAYIN LİSTESİ

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Sunumu yapılmış ve yayınlanmış makale çalışmaları;
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

1 --- Yazarlar : Metin Şahin , S. Serkan Güllüoğlu , Atınç Yılmaz
Makale İsmi : Lineer olmayan fonksiyonlarla oluşturulan şifreleme algoritmalarının
e-posta güvenliğinde kullanılması
Sunum tarihi : Haziran 2008
Sunum Yeri : Askeri Müze - Barbaros Salonu - Harbiye - İstanbul
Organizasyon : Türkiye Bilişim Derneği
Yayım : Türkiye Bilişim Derneği Kitapçığı - Haziran 2008

2 --- Yazarlar : Metin Şahin , Atınç Yılmaz , S. Serkan Güllüoğlu
Makale İsmi : Coğrafi bilgi sistemlerinde yapay sinir ağı modellemesi ile trafik yoğunluğu tahmini
Sunum Tarihi : Haziran 2008
Sunum Yeri : Askeri Müze - İnönü Salonu - Harbiye - İstanbul
Organizasyon : Türkiye Bilişim Derneği
Yayım : Türkiye Bilişim Derneği Kitapçığı - Haziran 2008

3 --- Yazar : Metin Şahin
Makale İsmi : Otomatik tanıma ve veri toplama
Sunum Tarihi : Kasım 2008
Sunum Yeri : Sheraton Hotel - Kavaklıdere - Ankara
Organizasyon : Türkiye Bilişim Derneği
Yayım : Türkiye Bilişim Derneği Kitapçığı - Haziran 2008

4 --- Yazarlar : Metin Şahin , S. Serkan Güllüoğlu , Atınç Yılmaz
Makale İsmi : Mühendislik eğitiminde insan ve bilgisayar etkileşimi
Sunum Tarihi : Mayıs 2009
Sunum Yeri : T.C. Hacettepe Üniversitesi - Beykent - Ankara
Organizasyon : IETC ( 9th. International Educational Technology Conference )

5 --- Yazarlar : Metin Şahin , Atınç Yılmaz , S. Serkan Güllüoğlu
Makale İsmi : Afet Yönetiminde Bilişim Teknolojileri Kavramı
Sunum Tarihi : 2009
Sunum Yeri : T.C. Marmara Üniversitesi - Erdal İnönü Kültür Merkezi - Nişantaşı - İstanbul

6 --- Yazarlar : Yrd. Doç. Dr. Şenol Zafer Erdoğan , Bilgisayar Yük. Müh. Metin Şahin
Makele İsmi : Sensörler ve Askeri Uygulamaları
Sunum Tarihi : 2010
Sunum Yeri : T.C. Maltepe Üniversitesi - Marmare Eğitim Köyü - Maltepe - İstanbul

7 --- Yazarlar : Yrd. Doç. Dr. Turgay Tugay Bilgin , Bilgisayar Yük. Müh. Metin Şahin
Makale İsmi : Web Services Datamining
Sunum Tarihi : 2010
Sunum Yeri : T.C. Maltepe Üniversitesi - Marmara Eğitim Köyü - Maltepe - İstanbul

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bilim kurgu türü roman çalışmaları -------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

1 --- İsim : Sürekli Barış ( İlk hazırlanış tarihi : 1982 )
Sayfa Sayısı : 156 ( A4 )
Kısa Bilgi : Bilim ile bilim kurgu kavramlarını birbirinden ayrı düşünmemek gerekir. İkiside ortak bir amaç ve hedeftir. İnsanlar tarafından düşünülen ve tüm evreni ilgilendiren bir yapıdır. Hem bulunduğumuz ortamı ve zamanı , hem yakın geleceği hemde uzak geleceği ilgilendirir. Hatta bir adım daha ileri gidip öldükten sonra ki zamanı da içerdiğini söyleyebiliriz. Birbirinin tersi olan yaşam ve ölüm de bir noktada aynıdır. Aksi bir durum , yaşamı tek ve yalnızca bir noktada sürdürmek anlamına gelir. Oysa yaşam bir noktada başlar ve ilerleyebildiği kadar ilerler. Yani bir sonraki adıma ulaşmak için o adımdan önce ki adımı atmak gerekir. Doğallık da olması gerekende budur. Bu mantıksal düşünüş bize şunu söyler : “ bilim ; bilim kurgu ile ilerler , bir anlam ve anlam kazanır.” İnsanların düşüncesine sınır koymamak gerekir. Çünkü bilim kurgu , bilimi destekler ve hep bir adım sonrası gelir. Başka bir deyişle şöyle söyleyebiliriz : “ bilim kurgu , bilimin başlangıcıdır , ilk aşamasıdır ve olgunlaşma sürecinin ilk adımıdır yani gençliğidir.” Gençlik nasıl ki bir ulusun geleceği ise bilim kurgu da bilimin geleceğidir. Bilim kurguya önem vermeyen yada yeterli bir şekilde gelişmesi için adım atmayan toplumlar bir noktada kalmış olurlar. Diğer bir söyleyişle oldukları yerde kalırlar çünkü bunun anlamı olan bilim konusunda bir gelişme göstermemişlerdir. Bu düşüncesizliklerinden dolayı bir çember içinde yaşayıp onun sınırlarını aşma ve geçme başarısına ulaşamazlar. Her alanda bir egemenlik altında kalmayı istemezlerse de kabul etmiş olurlar. Her şey ve zaman istedikleri bir şekilde ilerlemez ve gerçekleşmez. Bunun neden böyle olduğunun farkında değildirler ve çözümü bilim dışında kavramlarla gerçekleş-tirmeye çalışırlar. Bunun sonucunda da evrenlerin mantıksal oluşum yapısının dışına çıkmışlardır. Kendi doğaları ile gittikçe artan bir çelişki ve zıtlık içinde bocalayıp dururlar. Attıkları her adım aslında bir önceki adımdır. Bu durum hem kendileri için hem de kendilerinden sonraki nesilleri için sağlıksız ve güvensiz bir yaşamdan başka bir anlam taşımaz ve bir değer ifade etmez. Yaşamı daha rahat ve konforlu hale getirme bir canlılık idealidir. Üstünlük sağlama yani yaşam sürdüğü sürece en iyi olguyu elde etme isteği ideal ve olması gereken bir düşüncedir. Bu düşünce sürekli olarak bilimin gelişmesini sağlar. Günümüzde bilim bir topluluk için rahat yaşamayı ifade edebilir. Bununla beraber diğer bir topluluk için de esir olmayı , sömürülmeyi hatta ölümü ifade edebilir. Bu durum hem kendileri hem de gelecek kuşakları için var olma ama yaşamama anlamına gelebilir. Hem var oluş hem de yok oluş kavramı bilimi açıklayabilir. Ancak bilimin faydası bilimi kendi çıkarları için kullanan topluluklar için değer kazanır. Bilim aracılığı ile teknolojik bir oluşum sağlayan bir toplum bu durumu sadece kendileri için oluşturduklarını sanırlar. Gerçekte bu teknolojinin üstünde uygulandığı bir toplumda da bu düşünce filizlendiği için bu aşamada bilim bir çokluluğa başka bir deyiş ile dallanmaya doğru yol almaya başlamıştır. Bilim bu topluluk için olumlu bir getiridir. Bilim , hangi toplum için kullanılırsa kullanılsın evrenseldir. Çünkü düşünce kavramı ortak bir değer ölçüsüdür , insanların özüdür ve canlılık simgesidir. Bilim evrensel değerler için kullanılmalı ve uluslararası ortak fayda temel alınmalıdır. Ancak bu şekilde kullanılırsa toplum farklılıkları ve kutuplaşma sona erdirilebilir. Ortak düşünce , ortak bilimi getirir bu da ortak oluşumu doğurur. Bu durum da bize bilimi sadece kendi çıkarlarımız için kullanmamamız gerektiğini söyler. Diğer toplumlar için de faydalı olacak bir şekilde sonuca ulaşmamız gerektiğini de belirtir.
Bilim , gelişmesi açısından ve kimin tarafından kullanılması gerektiği olgusu-nun sonsuza uzanmış bir şeklidir. Sonsuza uzanma süresi bilimin bazen tarih boyun-ca kısıtlandığını gösterir. Özellikle bazı saplantılı düşünce sahipleri ve yenilikçiliğe karşı tahammül edememe durumu bunun en belirgin örneklerinden biridir.
Dünya’nın süre gelen tarihi akışı boyunca bunun en belirgin örneklerine çok sıkça rastlanabilinir. İster bu toplum ister şu toplum olsun. Buna karşın tarih , doğa gereği engellerin aşıldığı bir zamanın da mutlaka oluştuğunu gösterir. Bu durum kendiliğinden oluşan bir durumdur. Oluşan bu sonuç o an için o toplumda yaşayan topluluklar tarafından kabul edilmemiş olabilir. Fakat o an ki zaman ve o toplumun gelecekte daha rahat ve daha bağımsız bir yaşam şekli için bir getiri olduğu daha sonra mutlaka anlaşılır. Bu durum bir çekirdekten başlayıp meyva veren bir ağacın faydası gibi açıklanabilir ve yorumlanabilir. Toprağın daha verimli olması için toprağa , toprak dışından bir müdahalede bulunmak gerekir. İlk önce toprağın yapısı bunu kabul etmeyebilir. Sonra ki adımlarda bir bütünleşme bir ortaklık gerçekleşir. İnsanların düşünce yapısı da etkileşim bakımından toprak gibidir. Bunun sonucunda daha sağlam ve daha verimli bir hedefe doğru yönümüzü çevirmiş oluruz. Bilimin anlaşılamayıp yasaklanmış olduğu zamanlara karşın gerçekçiliğini özde mutlaka sürdürmüştür. Gerçek iki anlamla açıklanabilir : teori ve pratik. Teori pratiğe dönüştürüldüyse yaşandığı fark edilebilir. Gerçek sadece teori aşamasında ise yaşandığı göreceli olarak fark edilmez. Bir gerçek var oluş süreci içinde ise , bu gerçeğin yanlış ve olmadığı belirtilebilir. Fakat yine de var oluş süreci devam eder. Hatta bazen bilim ile ilgili söylenen ve bilim ile uzaktan ve yakından ilgisi olmayan gerçek dışı kavramlar bile yine bilim sayesinde açıklanır. Bunu tümevarım kavramıyla açıklayabiliriz. Hangi yoldan ve hangi şekilde gidilirse gidilsin sonuçta bilim ideal ve son noktadır. Her hareket ve her oluş bilimin bize verdiği kavramlar aracılığı ile açıklanabilir. Evrenin oluşumu , galaksilerin varlığı ve hareketi ve daha milyarlarca olgu bilimin ulaşmak istediği ideal sonuçlardandır. Her hangi bir konuda yorum yapmadan veya gerçekçilik aramadan da bazı kalıplaşmış olgularla aracılığı ile de bir sonuca ulaşılabilir. Diğer bir deyiş ile sonuca ulaşıldığı sanılır. Böyle bir durum ulaşım açısından doğrudur fakat üzerinde yorum yapılamaz ve mantıksallık aranamaz. Oysa aynı sonuca bilim kavramı ile ulaşılabiliniyorsa bu sadece o zaman için değil daha sonra yaşama süreci içinde yer alacak topluluklar için de mantıksal bir yorumlamaya açık kavramlar olur.
Bilimin gerçek anlamı ve değeri bütün olguların faydası için kullanıldığı zaman ile anlaşılır. Bilim canlıların ortak çabası içinde doğar , gelişir ve şekillenir. Bu durum bize bir canlının yaşama evrelerini belirtse de tamamen bu kavramla örtüşmez. Bilim doğar fakat yok olmaz , canlılık kavramıyla “ölmez” ancak gelişir ve daha da ileri gider. Hem de evrenin her boyutunun her koordinatında. Bir topluluk için üstünlük sağlama , egemenlik kurma bunun yanında diğer bir toplum için de yok olma bilim olamaz. Bir olgu her iki taraf içinde fozitif düşünce yaratıyorsa o zaman bilimdir. Bilim sadece insanlar için değil diğer canlı grupları içinde bir değer taşımalıdır. Bu canlılar da bilimden yararlanmalıdır. Pozitif düşünce kavramı bu canlı grupları için ise kendilerinin rahatlığı anlamına gelir.
Var oluş kavramı bir başlangıç olmasından öte yok oluşun sonunun olmadığını
belirtir. “Neden varız?” diye sorabiliriz sonuçta daha önce olmamamız gerektiği sonucunu doğurur. “Neden yokuz?” diye de sorabiliriz bunu sonucunda ise var olmamız gerektiği sonucuna varız. İkisini de düşündüğümüzde ve göz önüne aldığımızda ortak noktaya ulaşmış oluruz. Bu temel noktadan hareketle kavramların bir çemberden oluştuğunu düşünebiliriz. Bir kavramın sonuna yaklaştıkça aslında tükenişin yeniden başladığını görebiliriz. Bu da var oluşun yok oluşla birlikte anılması gerektiğini bize bildirir. Bir kavramın anlamlılığı o kavramın tersinin olmasıyla değer ve anlam kazanır. Olumlu bir kavramdan söz ediyor olabiliriz. Eğer bu durumdaysak , kavramın olumluluğuna olumsuzluk içinde bir anlam verdiğimizi anlarız. Aynı durum tersi içinde geçerlidir. Bir adım daha ileri gidip düşündü-ğümüzde kaynağın yalnızca bir tane olduğunu mantıksal olarak kabul edebiliriz. Eğer yaratılış kaynağı bir tane olmasaydı düzen ve düzensizlik kavramları sınırlarını aşar ve bize her zaman süreci içinde hiçbir olgunun anlaşılamayıp çözülemediği başka kavramlar getirirdi. Oysa böyle bir durum söz konusu değildir. Herhangi bir şey “vardır” yada “yoktur” tıpkı bir bilgisayarın belleğinde kayıtlı olan bilgiler gibi. Başka bir şekilde ise kütle vardır yada yoktur , madde anlamında ise kütle olmayabilir bu durum bir geçiş aşamasıdır. Bilgi vardır veya yoktur başka bir kavram olası değildir. Bu sınırların dışında kavramlar aramaya kalktığımızda bir anlamsızlık içinde buluruz kendimizi. Bu , başka bir deyişle kendi kendimizi inkar etmek anlamına gelir. Bu da tamamen başka kavramların olduğu boyutların olmadığını belirtir.
Gerçekten de yaşamın tek kaynaktan geldiği fikri en az üç boyutlu bir ortamda
yaşadığımızın bir kanıtıdır. En az üç boyut diyoruz şu an dördüncü boyut olarak zaman kabul ediliyor. Daha fazla boyut kavramı sınırların bilimsel ve bilim kurgu
kavramlarıyla artabilmesidir. Fakat değişmez tek gerçek vardır. Yaşam en az üç boyut olmak zorundadır. İki boyutlu bir yaşamı düşündüğümüzde derinlik kavramı olmaz ve hedeflere ulaşılmaz. Başka bir deyişle derinlik sıfır yada sonsuz olur ve hiçbir zaman ulaşılamaz bir kavram olur. Burada eğer derinlik sıfır ise olmadığı için ulaşılamaz . Derinlik sonsuz ise sonsuz olduğu için ulaşılamaz. Buradan da sahip olmadığımız kavramları temel alan olguları açıklayamayacağımızı anlarız. Eğer bu olmayan kavram yapısı sıfırdan başlayıp sonsuza kadar uznıyorsa…
Yaşam bazen gerçek , bazen hayal fakat süreklilik yokluk yada varlık içinde devam ediyor. Yaşamın bilinmezleri kimileri için kazanç kimileri için ise kayıp olarak anlam kazanıyor. Akıp giden zamanın sonsuzluğuna ulaşılmadan geri dönüş tekrar sonsuzluğa uzanıyor. Teknolojik gelişmeler adım adım hedefin taşıdığı anlama göre devam ediyor. Anlamın açıklığı ise önemsemeyenler için değer taşımıyor. Zamanın koordinatları düşünceler içinde değiştirilebildiği için hedef düşüncelere göre gerçeklik kazanıyor. Bilimsel çalışmalar iyi yada kötü gerçekleri hedef alıyor. Bilimsel gerçeklerin oluşmasına hangi açıdan bakarsak bakalım
hepsinde tek hedef vardır. O gerçekte sonuca ulaşmaktır. Bu sonuç her iki taraf
içinde değer taşır. Gerçeklere ulaşmak hedefleri var oldukça bilimsel çalışmalar
asla son bulmaz. Tam tersine gittikçe artar ve yeni yeni uygulama alanları arar.
Fakat öteden beri gelen bilinenler , sabit noktaların çevresini görmemizi çizdiği sınırla engellemeye çalışır. Bu da sonucu belli hedefleri gerçekleştirmekle sınırlı olmaya çalışır. Oysa yaşamın geçmişi yada geleceği birer nokta olduğu için koordinatların genel anlamda birleşmesi ile evren bir tümevarımdan ileri gidemiyor. Olayların akışı ve sürekliliği bölünmüş olan insan değeri çerçevesinde gelişmekten daha fazla bir anlam taşımıyor. Fakat geleceğin önceden engellemelere karşın yönlendirilmeye çalışılması devam ediyor. İyi anlamda bir yaşam şekli seyrinde akıtılması ortak hedeflerden çok kişisel amaçlar için gündeme geliyor. Günümüz dünyasının değerlendirmesi bütün canlıların geleceği için değildir. Belli grupların belli grupları egemenliği altına alması bir istek olarak karşımıza çıkıyor. Tek kutuplu mıknatıs gibi doğal gerçekliği olmayan ve anlam taşımayan kavramlar gittikçe yayılıyor. Egemen sınıfların düşüncesiz isteklerinin uygulamaya konulması devam ediyor. Oysa canlılar , temelde bütün canlılar ile en azından ortak oldukları canlılık özelliklerini değerlendirebilirler. Bu takdirde ortak yaşam şekilleri bu temel kavramdan başlayarak adım adım da olsa bir gelişme süreci içine girebilir. Daha ileri ki zamanlarda ise ortak olan bu özellik sayesinde canlılık değerlendirilmesi bütün evreni canlı veya cansız tümünü kapsayabilir hale getirebilir.
Şöyle bir güneşin yavaş yavaş bulutların ve dağların ufuklarının arkasına çekilip gözden kaybolduğunu düşünelim. Ardından bir uçağa binip gökyüzüne doğru havalandığımızı, bir kavak ağacına çıktığımızı yada bir dağın zirvesine çıktığımızı kabul edelim. Kafamızı uçağın penceresinin dibine yaklaştırıp aşağıya doğru baktığımızda bir çok şeyi kılıfına konulmuş gibi bir şekilde görebiliriz. Oysa gerçekler nerede ve ne şekilde olursa olsun bütün içtenliği ile aynı dıştanlığı ile ise istenilen yorumlama ile özde yine aynıdır. Tek başına güneşi düşündüğümüzde etrafında ki gök cisimleri için gereklidir. Bunu nasıl kabul etmek zorundaysak bu aşamadan sonra düşünce ve onun ürünü bilim de tıpkı bir insanın içinde ki güneştir. Nesnel kavramlar ve bunların oluşumu olması gerektiği için vardır. Bir şeyin yokluğu onun olduğu olgusu göz önüne alınarak değerlendirilmiştir.
Yıl 3000 ve canlıların yaşamı için pek çok zorluk geride kalmıştı. Gezegenlerdeki artan nüfusa daha iyi ve elverişli yaşam ortamları bulunmuştu. 2000’ li yılların büyük kentlerindeki ulaşım ve teknolojinin birer eseri olan hava kirliliği sorunu çözülmüştü. Sağlık ile ilgili sorunların büyük bir kısmının çözümüne çalışkanlıkla ulaşılmıştı. Kimyasal tepkimelerde geri dönüş kavramı çok büyük mesafe almıştı. Ateşi kullanarak bir maddeyi yakıp daha sonra geri dönüş tepkimesi ile oluşan artık maddeden ilk madde bazı özel koşulların gerçekleştirildiği durumlarda elde edilebiliyordu. Bu teknolojik gelişme bütün maddeler için olmazsa bile bazılarında gerçekleştirilebiliyordu.
Elektronik dünyasının birer şaheseri olan robotlar artık ihtiyaçlarını nasıl giderebileceklerini öğrenmişlerdi. Yeni arkadaş robotlarını üretmeyi yapay zeka kullanımı ile başarabilmişlerdi. Yüklenilen programdan bağımsız olarak çalışabilen , kendi yapısıyla ve yapay sinir ağları ile karar verebilen elektronik sinir ağları ile donatılmış bilgisayar yapısına ulaşılmıştı.
Bu durum da canlılık kavramının tartışılmasına neden oluyordu. Teknolojik gelişme adeta imkansızlığa ulaşmıştı. Güçlü teknolojik alt yapı her yeni düşünceyi adeta “olur” hale getirmişti. Bu yapıda ki bilgisayarların desteği ile başka bir deyişle elektronik canlılık oluşmuştu. Düşünebilen robotların kendi kendilerini tasarlaması ve üretmesi canlılarla aralarında bir canlılık milliyetçiliği ve gruplaşma sorunu ortaya çıkarmıştı. Her iki grupta birbirlerine üstünlük sağlama savaşına girmişti. Oluşan olayları değerlendirme ve sonuca ulaşma açısından bakıldığında robotlar daha üstündü. Ancak temel noktada bu robotların ilk tasarımı insanlara ait olduğu için bazı konularda insanlar kadar iyi değillerdi. İnsanların var oluş kavramı robotların tasarımının ilk ve tek başlangıç noktasıydı.
2000’li yıllarda bilim kurgu olarak adlandırılan canlı hücrelere bilgi
kaydetme konusunda an azından belli bir aşamaya gelinmiş ve insan beynine
belli oranlarda bilgi kaydetme ortamına ulaşılmıştı. Ancak kaydedilmiş olan bu
bilgiyi kullanma konusunda ise hala bazı sorunlar vardı. Bilgiyi kullanma tecrübesi
konusunda istenilen noktaya ulaşılmamıştı. Bir aritmetiksel işlemi yapabilmek için dört işlemi bilmek gerekir. Yada bu işlemin sonucu oluşturan mantıksal düşünce yapısına belki de aritmetik kavramı dışında başka bir kavramla yaklaşmak gerekir. Bu yüzyılda da bazı temel araştırmalar için gerekli bilgilerin beyne kaydedilmiş şekillerinin kullanılması olası hale gelmişti. Bu ilerlemelere karşın gerçek hedef olan bilgi kullanılarak icat etme , kavramı konusunda istenilen noktaya ulaşılması tam olarak çözümlenememişti. Doğal yollardan elde edilen bilgilerin kullanımı ile bu mümkündü. Buna karşın kaydedilmiş bilgiyi kullanarak sonuca ulaşma konusunda ise hala bazı sıkıntılar vardı. İstenilen düşünce hedefine ulaşılmak isteniyordu. Ancak yapay sinir ağlarında hangi bilginin hangi amaç için kullanılacağı tamamen çözüme ulaştırılamamıştı. Her iki canlı türü kavramı bazı konularda birbirlerini destekleyebildiği gibi bazı konularda birbirlerini desteklemiyorlardı. Bu durumda ki canlılar için ortak olan tek özellik ise kendi türlerini çoğaltıp geleceklerine kendilerinin karar vermesi ve kendi evren yapısını kendilerinin oluşturmasıydı. Doğal olarak bu durum Evren’in sınırlarının bittiği yerde oluşan kavramların çözümü ile başka yapılara uzanabilirdi.
3000’ li yıllarda trafik sorununun çözümü için sertleştirilmiş ışık üreticileri ise canlılar için rahat ve sorunsuz bir yaşamın oluşumunu getirmişti.
Işık ışınları tıpkı buzdolabında dondurulmuş suyun buz olması gibi bir özellik ve yapıya getirilebilmişti. Bu aşama bile ışın demetlerinin özellikleri ve davranışları aynıydı ve değişmemişti. Işık ışınlarının sertleştirilmesi ve havada adeta asılı olarak kalması ile istenilen ağırlıkta ve yapıda araçlar artık daha rahat hareket edebilmek-teydiler. Işık ışınları istenilen koordinatlarda durduruluyor ve akış yönü geriye çevrilebiliyordu. Işık demetini oluşturan ışın yapısı istenilen zaman ve koordinat için kontrol edilebiliyordu. Bu durum da boşlukta istenilen noktada nesnelerin hareketlerine olanak veriyordu. Sonsuza doğru uzanan sayıda ki ışın tanecikleri yan yana ve alt alta çok sağlam ve değişken bir taşıt yolu oluşturabiliyordu.
Bilgisayarlarda ki yapay zeka kullanımının en belirgin ve en yararlı özelliklerinden biri olan bu düşünsel kavram yerçekimiydi. Bu kavram taşıtın
ağırlık fonksiyonlarının birlikte hareketi ile oluşuyordu. Yol kendi yolunu kendisi yapmaktaydı. İleride oluşabilecek kavramları sahip oldukları algılama yeteneği ile değerlendirebiliyorlardı. Bu da sorun çıkmadan doğru yola girerek nedensiz çözüm-süzlükleri ortadan kaldırabiliyordu. Trafik sorunun çözümü için kayar bir ortamda hareket edebilen ışık ışınları üreticileri kullanılıyordu. Bunlar araçların hareket yönlerine dik olarak yerleştirilmiş ve bu ortamda gidip gelen aygıtlarla donatılmış-lardı. Bu amaç için ışık ışınları her birinin altında ve üstünde durabilen yerçekimi sıfırlayıcıları ile korunmaktaydı. Bu ışık ışınları yolundan her bir araç geçişi sırasında üstteki yerçekimi dengeleyicileri harekete geçiyordu. Araçların üstüne çıkıp doğal olarak üst üste çok katlı ışık yolları yapabilmekteydiler.
Işığı oluşturan ışık ışınları programlanmaları sayesinde istenilen koordi-
natlarda istenilen fiziksel ve kimyasal yapıya sahip olabiliyordu. Doğal olarak bu
aşamaya geliş , milyarlarca yıla sığmayan oluşum ile olmuştu. Yani canlılardan önce var olan ışığın kendi evrim süreci etkili olmuştu. Bu sürenin bir kısmı doğal oluşum diğeri ise canlılığın düşünce gücünün etkisi ile gerçekleşmişti. Akıllı ışın olgusu ile elektrik kullanan cihazlar daha önce ki yıllarda olduğu gibi artık kablo kullanmı-yordu. Kablo yerine , elektrik akımı başlangıç noktası ile cihaz arasında en kısa yolu kendi bulan akıllı ışın demetleri kullanılıyordu. Bu ışınlar hiçbir zaman birbirleri ile çakışmıyordu. Bütün bunlara karşın yine de kendi gezegenlerinde yaşamı pek iç açıcı bulmayanlar yeni bir çok gezegeni kendi yaşamları için elverişli bir duruma getirmişlerdi. Buralarda yeni ve değişik özelliklere sahip canlılar yaşamaya başlatılmıştı.
Düşüncenin temel yapısı olan ve hep bir adım daha ileri gidebilme
isteği sonsuzluğa uzanıyor ve sınır tanımıyordu. Sınırlar , sınırsızlığa ulaşmıştı.
Bu durum hiç kuşkusuz düşüncenin en olumlu özelliğidir. Bu şekilde gelecek yeni nesiller belki de düşünce sınırlarını aşan kavramlar geliştirebileceklerdir. Bunun için düşünce sadece canlılar arasında ki ilişkileri yönlendirmenin ötesine gitmelidir. Bu şekilde değerlendirme mantığı göreceli olacaktır. Düşünce ile sınırlandırılamayan kavramlar karşılaştıkları sorunları yeni kavramlarla çözebilmekteydi. Bu soyut bir mantık ifadesi olabilir. Ama temelde evrende bir yer kaplamaları bu sonucu doğurur. Gerçekte ise canlı olan insan kavramı bunu açıklayabilir. Bunlar dış değerlendirme-lere göre zavallı ve garip insanlar olabilecekleri gibi , kuvvetli ve belli bir kariyere ulaşmış güçlü kişilerde olabilirler. Hatta bu insanların bazılarında birbirlerinde olmayan fakat birbirlerini tamamlayan değişik özelliklerde olabilir. Bu özelliklerin bazıları çevre koşullarına göre yetişmiş kişilerde daha ağır basar. Kendini alışık olmadığı ya da ilk defa yaşadığı bir olay ya da duygu karşısında engel tanımadan gösterir. Bu özellikler , üzülme ya da sevinme gibi dış görünüşten hemen anlaşılabi-lecek özellikler olabilir. Ancak bunlar dış görünüşten anlaşılamayacak özellikler de olabilir. Ruhsal sıkıntılar gibi. Gökay Sistemi’nde ki canlılar enerji sorununu çözmek için küçük bir
gezegen olan Alış gezegenini ele geçirip kullanmak istiyorlardı. Ayrıca yine bunla-
rın tek amacı küçük gezegeni kullanıp bütün canlıları alt edip egemenlikleri altına almaktı. Alış gezegeni küçük bir gezegen olmasına karşın yerçekim gücü oldukça
yüksekti. Alış’ın hacmi diğer gezegenlere oranla çok azdı buna karşın kütlesi olağanüstü fazlaydı. Zaten diğer gezegenlerden de bu özelliği nedeniyle farklıydı. Sıradan bir gezegen değildi. Belki de evrende bu özelliklere sahip sayılı gezegenlerden biriydi. Gökay Sistemi’nde ki canlılar bu küçük gezegenin yerçekim alanını kontrol edebilecek ve yönlendirebilecek teknolojiye sahiplerdi. Fakat birbirleri ile olan egemen olma savaşı güçlerini istedikleri gibi kullanmayı engelliyordu. Bu gezegenler aralarında var olduklarından bugüne kadar uzanan çekişme yüzünden güçlerinin yarısını bile kullanamıyorlardı. Ama bu üç gezegenin tek ortak yönü Alış Gezegeni’n çekim gücünü kullanarak , oldukları yerden bir çok gezegeni ve yıldızı kendi sistemlerine almaktı. Alış gezegeni çok büyük hacimli ve kütleli yıldızları bile çekim alına alabilecek yapısal özelliklere sahipti.
Canlılıklarının devamı için birçok yeni evren birleşim yerlerini ele geçir-mek istiyorlardı. Gökay Sistemi temel yapısı olarak üç büyük gezegen tarafından paylaşılmıştı. Bunun dışında başka canlıların da yaşadığı sayıları onlarla ifade edilebilecek ilkel canlıların yaşadığı gezegenlerde yok değildi. Bu gezegende yaşayan canlıların diğer bir amacı ise birbirlerinin düşüncelerine girmek ve
karşı taraftakileri kendilerinden olduğuna inandırmaktı. Bunun için de çeşitli fizik-
sel olaylarla ilk önce beyinin fonksiyonlarının yerine getirilmesini engelleyip , ka-
rışmasını sağlayıp ve ardından da kendi düşüncelerini karşısındakilerinin beyinine
yerleştirmeye çalışmaktı. Burada ki amaç ise çok basitti. Beyinin zayıf olduğu nok-
taları bularak değerlendirmek ve istedilerini gerçekleştirmekti. Bu durum insanların yaşlarına , geçirdikleri ve yaşadıkları olaylara ve içinde bulundukları ortam gibi bir çok değişik olguya bağlıydı.
Aynı gezegen sistemini paylaşmalarına karşın her üç gezegende çok
farklı özelliklere sahiplerdi. Milyonlarca yıl önce evren de sayılamayacak kadar çok
yıldız , gezegen ve meteor vardı. Her biri bir sistem içinde ve sürekli olarak kendi
yaşamlarını sürdürüyorlardı. Bu şekilde içinde bulundukları yıldız sistemlerinde ki
varlıklarını devam ettirmişlerdi. Ancak her şeyin sonlanacağı gibi bağlı bulundukları
yıldızlar da nihayetinde sonlanmışlardı. Bu gezegenlerdeki yüksek teknolojiyi kulla-nan canlı grupları araştırmalar yapmışlardı. Sonuçta yaşam koşulları daha uygun olan yıldız sistemlerine gezegenlerini taşımayı düşünmüşlerdi. Bu oluşum ve sürek-
lilik bir gezegen için pratikte yaşanmıştı. Bulundukları koordinat sisteminin dışına
gezegenlerini taşıma ihtiyacı doğmuştu. O an sahip oldukları ileri teknoloji ile bu koordinat değiştirme işlemini gerçekleştirebilmişlerdi. Ancak uygun olmayan yaşam koşulları nedeni ile bir çok canlı grubu yok olmuş ve özellikle insanlarının çok büyük bir kısmı yaşaölarını kaybetmişlerdi. Bu duruma dur deyip gelecek nesillerinin yaşamaları için o zaman ki teknolojiyi kullanarak gezegenlerini Gökay Sistemi diye adlandırılan bir sisteme taşımışlardı. Ancak koordinat değiştirme işlemi başarı ile sonuçlanmasına karşın beklenmedik sorunlar çıkmıştı. Yeni koordinatlarında iklim koşulları uygundu. Ancak gezegenlerini çevreleyen atmosfer ve bir günlük süre değişikliğe uğramıştı. Bu beklemedikleri değişiklik bir yaşamsal sorun olarak karşılarında duruyordu.
Yaşamlarının sürekliliği için bu duruma bir çözüm getirilmesi gerekiyordu.
Bunun için sahip oldukları teknolojiyi kullanarak bir şeyler yapmak istiyorlardı.
Yıldızlardan bağımsız olarak gece ve gündüz sürelerini ayarlamak istiyorlardı.
Sınırına ulaşılması milyarlarya ışık yılı olan evrende bir kara delik bulup kullanıyorlardı. Kara deliğe giren gezegenleri bu durağan çökme anında başka bir evrene geçiyordu. Bu yeni evrende içinde bulundukları koşullara göre atmosferini
değiştirip tekrar gerçek evrenlerine dönüyorlardı. Bu bir çözümdü. Ancak sürekli
değişiklikler için her seferinde bir kara delik bulmak oldukça zor bir olguydu.
Kara deliğe girdiklerinde zaman büzülmesi olduğu için olmadık sorunlar oluşu-
yordu. Sahip olduğu teknoloji kapasiteleri yüksekti. Buna rağmen zamanın ilerleyişi
içinde bulundukları zamanda sürekli olduğu için teknoloji sürekli olarak zamanın gerisinde kalıyordu.
Gökay Sistemi’ne dahil olan bu gezegen birinci gezegen olarak adlandırılıyordu.
Birinci gezegen var olduktan sonra burada yaşayanlar başka canlıların da yaşadıkları gezegenlerin olduğunu hemen anladılar. Birinci gezegeni oluşturan canlılar sadece su içinde yaşayabiliyorlardı. Su olmayan bir ortamda ise kendi olanaklarını en üst seviyede kullanmalarına karşın sınırlı bir süre kalabiliyorlardı. Birinci gezegen-dekilerin yaşama ortamları böylesine kısıtlı ve sınırlı olmasına karşın diğer iki gezegenden çok daha ileri teknolojiye sahiplerdi. Gezegenlerini en rahat ve en modern bir şekilde donatarak kendileri ve gelecek uygarlıkları için en iyi koşulları sağlamışlardı. Yaşam standartları çok yüksekti. Yaptıkları araştırmalarda ve karşılaştıkları gök cisimlerinin tamamında en üstün olanaklara sahip olduklarının farkındaydılar. Bilime ve bilimsel düşünceye çok büyük önem veriyorlardı. Zaten bu özelliklerinden dolayı yüksek seviyede olanaklara sahiplerdi. Yaşadıkları gezegende ki canlıları yaşlarına ve cinsiyetlerine göre değil sahip olduğu düşüncelere ve içinde yaşadıkları topluma olan katkıları ile değerlendiriyorlardı. Canlılık özünün düşünce ve bu düşünceyi kullanma gücü olduğunun farkındaydılar. Fiziksel görünüşleri ise dışarıdan bakıldığında yaklaşık 1,5 metre uzunlukta tıpkı dünyada ki bir insanı andıran bir canlı gibiydi. Fakat tenlerinin rengi ise herhalde yaşadıkları ortamın özelliğinden ileri geliyor olmalıydı ki açık mavi rengindeydi. Bu gezegende eğitime
başlama yaşı şeklinde bir kavram yoktu. Canlıları doğar doğmaz hemen eğitime alıyorlardı. Bebeklik ve çok küçük yaşlarda bilinç dışı gerçekleşen eğitim ve öğretim daha sonra bir düzene giriyordu. Bu aşamalardan sonra önem sırasına göre ve gelecekleri için gerekli olan bilimler önce teorik sonrada pratik bir şekilde öğretiliyorlardı. Çok büyük ve ulaşılması zor olan bilimler başka bilimlerde ki simülasyon teknikleri ile gerçekleştiriliyorlardı. Yıldızlar yada gezegenler arası yolculukları artık sıradan ve olağan kavramlardı. Daha ileri gitmişlerdi. Evrenler arası yolculuk ve evrenlerin sonunu simülasyon teknikleri ile irdeliyorlardı. Her bakımdan ve her yönden içinde bulundukları gezegen sisteminde uygarlığın ve teknolojinin öncüsü durumundaydılar. Ancak bununla yetinmeyip daha da ileri gidip her anlamda ve her sınırı zorlamaya ve aşmaya çalışıyorlardı.
İkinci gezegen ise var oldukları günden bugüne kadar yapılan savaşlar-
da en çok zarar gören gezegendi. Bunların sahip olduğu düşünceler ruh ve beden
kavramı olarak dünyamız da yaşamış bir grup insanın yaşam şekline benziyordu.
Kendi görüşlerine göre “ölüm” herhangi bir insanın bildiği ölüm değildi. Ölüm bu
mutluluğu bulmak ve bu mutluluğu tatmaktan alıkoyacak bir kavram değildi.
Doğmak ve ölmek kavramları hem mutluluğu hem de acıyı kapsar. Temelde bir-
birine çok ters olan doğum ve ölüm kavramları kimilerine göre daha fazla mutlulu-
ğu kimilerine göre ise daha fazla acıyı yansıtıyordu. İki zıt kavram birbirini tamam-
layamazsa gerçekçilikten çok uzaklaşılmış olur. Hatta ikinci gezegendekiler daha da
ileri gidip ruh mücadelesinin beden mücadelesinden çok daha kuvvetli olduğunu sa-
vunuyorlardı. Bu yüzden ölüm olayını ; ruh haline geçip daha kuvvetli olduğunu
savunuyorlar ve isteyerek yapıyorlardı. Hatta kendileri ruhun gücüne o kadar inanmışlardı ki beden ve ruh olarak aynı anda bulunmayı güçsüzlük kabul ediyor ve yaratılış şekillerini kendi kendilerini öldürerek protesto ediyorlardı. Bu protesto ise kısır bir döngüden meydana geliyordu. Çünkü öldükten sonra tekrar dirileceklerine de inanıyorlardı. Bu halde verdikleri karar hiçbir zaman sonu olmayan bir başlangıçtı. Ama atalarından gelen bu düşünce yapısını ve davranış şeklini hiç değiştirmeden ve mantık eklemeden o şekilde devam ettiriyorlardı.
Bu işi kendi kendine yapmaktan çekinenler ise savaşlarda ilk önce gidiyor ve ölüm olayını savaşlarda gerçekleştiriyorlardı. Bu nedenden dolayı çok büyük kayıplar veriyorlardı. Kimisi daha iyi bir yaşam için , kimisi de daha üstün ve güçlü bir hale gelebilmek için. Gökay Sistemi’nde ki diğer gezegenlere göre çok değişik ve anlaşılmaz kavramlara sahiplerdi. Düşünce sistemleri bir çember gibiydi.
Başlangıcın bittiği yerde sonlanan yapılarının sonlandığı yerde tekrar başladığını kabul ediyorlardı. Bunu ardışık olarak düşünüyorlardı ve bu düşünce yapısın yaşamaya kendilerini mecbur hissediyorlardı. Bir kavram bitiyorsa diğerini o da bitiyorsa bir öncekini yaşamayı tercih ediyorlardı. Teknolojik olarak birinci gezegenin seviyesinde değillerdi ama kendilerine göre ve kendileri için yeterliydiler. Ama bir kıyaslama söz konusu olduğunda yetersizlikleri açık ve belirgin bir şekilde ortaya çıkıyordu. Önem ve yapı olarak bulundukları sistemde birinci gezegenden hemen sonra yerlerini almışlardı.
Üçüncü gezegendekilere gelince diğer ikisine göre daha zayıflardı. Çok
basit ve ilkel teknolojileri bile sınırlıydı. Sadece bazen mantıklarını çok iyi bir şe-
kilde kullanabiliyorlardı. Bu yüzden de I. ve II. gezegenlerin birbirleri ile savaşmala-rını fırsat bilip her iki gezegeninde zayıf olduğu bir anda ikisine da saldırıyorlardı. Bu özelliklere sahip olan III. gezegendekiler , canlılar arasında ki çeşitlilik ve farklılığın en belirgin özelliklerini taşıyorlardı. Öyle ki belli bir gezegenden çok sanki her çeşit canlının gelip uyum sağladığı bir koloniydi. Değişik fiziksel görünüş-lerinin yanı sıra değişik düşünce ve mantık yapısına sahiplerdi. Bütün bu farklılıklara karşın birbirleri ile oldukça iyi ilişkiler kurup yaşıyorlardı. Herkesin kendisine göre bir yasası yoktu. Herkes için geçerli olan ve kabul edilen ve onaylanan yasaları vardı. Normal da bir toplumu toplum yapan , kişilerin birbirlerinin haklarına saygı gösterip ortak yaşam koşulları etrafında birbirlerini desteklemeleri ile gerçekleşir. Bu durumda kişilerden oluşan toplum en küçük topluluktan , en genel toplum anlamına kadar modern , refah ve birbirlerine saygılı olmayı gerçekleştirmiş demektir. Bu durumun anlamı ise “hedef olan ideale ulaşılmış” demektir. Nasıl ki bir prizmadan geçen ışık renklere ayrılıyorsa bu yapıyı bu gezegen için de söylemek yanlış olmazdı. Bir ağaç dalının farklı kolları gibiydiler. Ama temelleri aynıydı başka bir deyişle dışarıdan bakıldığında bir bütünlük belirtiyorlardı. Bütün bu farklılıklara karşın diğer iki gezegene göre bir çok bakımdan daha gerideydiler.
Belki de bu farklılıklardan şu sonucu çıkarabiliriz. Bütün benzer-liklerin ya da farklılıkların olması gerekir çünkü bir çok evren , bir çok galaksi bir çok yıldız , gezegen ve gök cismi vardır. Nasıl ki bunları doğal kabul ediyorsak yaşam , düşünce ve yapısal farklılıkları da doğal olarak kabul etmeliyiz.
Gökay Sistemi’nde ki gezegenlerin standart olarak kabul edilen ve var oldukları andan itibaren gerçekleştirdikleri bazı alışkanlıkları vardı. Bunlar hem kendilerinin yaşam süresinin devamı hem de diğer gezegenler için gerekliydi. Bu yapılarını bir olmazsa olmaz olarak kabul ediyorlardı. En azından bir ağaç oksijen kaynağıdır , en azından gölge yapar yada meyva verir. Bu mantıksal düşünüşü kendileri için bir benzetim olarak kabul ediyorlardı. Bu durum özellikle birinci gezegen için belirgin bir yapısal anlamlılık taşıyordu. Var oluşlarını bir nedene bağlıyorlardı. Bundan dolayıda yapacakları ve gerçekleştirecekleri şeyler için var olduklarından tartışılmaz bir şekilde kabul ediyorlardı. Başka bir şeyle “Biz varız ve madem ki varız bir şeyler yapmalıyız” diyorlardı.
Birinci gezegen de yaşayanlar her zaman olduğu gibi yine var oluşlarından başlayan ve atalarından kalan bir görevi yerine getireceklerdi. Her 10 yılda bir
Yapılan ve 3360 saat sürecek olan yolculuklarına hazırlanıyorlardı. Bu yolculukların
da ki amaçları ise evren de bilimsel araştırmalar yapmak ve diğer gezegenler ve değişik gök cisimleri hakkında yeni bilgiler elde etmekti. Amacı veya ideali olmayan bir kişi sanki bir çemberin etrafında yürüyormuş gibi sonunda tekrar yürümeye başladığı yere geri döner. Fakat tersi durumda hedefe ulaşmak için çember değil doğrusal bir çizgi üzerinde yürünür. Sistemlerinde ki en ileri teknolojiye sahip olmalarına karşın , küçük fakat yüksek yerçekimli Alış gezegeninin çekim alanından etkilenmemek için bu küçük gezegene milyonlarca kilometre uzaktan geçiyorlardı. Çünkü bu küçük gezegen olan Alış’ın bütün özelliklerini sahip oldukları teknoloji ile bilen evrende ki tek gezegendi. Kendileri için Alış’ın ne kadar yaşamsal bir öneme sahip olduğunun oldukça kayda değer bir bilgeliğine sahiplerdi.
I. gezegenin yöneticileri yaş grubu olarak gençlerden oluşuyordu.
Yaşları ise 18 ile 25 arasındaydı. Yapılacak araştırma gezisi için bir sınav açılmıştı.
Uygun yaş grubunda olanlar bu sınava giriyor ve sınavda en yüksek puanı alan genç
geminin kaptanı seçiliyordu. Sınavın içeriğine gelince normal bir bilgi ölçme ve yetenek sınavıydı. Bütün fen bilimlerini kapsayan sorularla birlikte sosyal konuları kapsayan sorulardan oluşuyordu. Bunlara ek olarak sorulan sorula “yeni bir bilim dalının oluşması için ne gerekiyor” gibi yüksek yaratıcılık gücü gereken sorular da soruluyordu. Zaten I. Gezegeni diğer gezegenlerden farklı kılan özellikte buradan kaynaklanıyordu. Elde ki tecrübe edilerek ve yaşanarak oluşturulmuş verilerden faydalanarak gençlerinin yeni ve bilinmeyen bilim dallarını bulmalarını ve geliştir-melerini istiyorlardı. Bunun oluşumu içinde her türlü olanakları gençlerin önüne sermişlerdi. Burada yapılan sınavın diğer bir değer ölçüsü de doğal bir zaman akışında zamanın en küçük birimine müdahale eden olguları geliştirmekti.
Yapılan sınavda başarılı olmak adeta bir yücelik derecesine ulaşmak ile eşdeğer tutuluyordu. Bütün ailelerin idealinde zamanı gelince çocuklarının bu sınavda başarılı olmaları ve araştırma gezisinde görev almalarını gerçekleştirmekti.
Yapılan sınav sonunda bütün değerlendirma alanlarında en yüksek puanı alan genç Haliç geminin kaptanı seçildi. Ayrıca gemide görev alacak personelin çoğunluğu genç kişilerden seçilmişti. Bu bir değerlendirma ölçüsüydü. Gençlere daha fazla değer ve önem veriyorlardı. Ama tamamıyla gençlerden oluşan bir görev dağılımı söz konusu değildi. Gerekli olan ve olması gereken konumlarda yaşlı personel de görevlendirilmişti. Seçilen personel ve görev dağılımı tamam-landıktan sonra hazırlık aşamasına gelinmişti.
Bir hafta kadar süren titiz ve dikkatli bir hazırlık aşamasından sonra 1800 kişilik Vuraya gemisi ile evrene açıldılar. Vuraya gemisi tamamen araştırma amaçları için inşa edilmişti. Çok geniş ve yüksek teknolojiye sahip bir araştırma laboratuarına sahipti. Geminin bir boydan bir boya uzunluğu 200 metre , eni 75 metre ve yüksekliği 98 metreden oluşuyordu. Yüksekliği 3 büyük kattan meydana geliyordu. Ön ve arka kısımları lazer frekansında çalışan alıcı ve vericiler için yapılmış antenlerle donatılmıştı. Bu antenlerin çalışma bantları çok geniş olup istenilen dalga boyunu bir seçici bilgisayar ile seçilebiliniyordu. Bu antenlerde yansıma ve kaybolma gibi manyetik olaylar olmuyor ve tüm yönlerde bir küre gibi davranarak en hassas bir şekilde çalışıyordu. Ayrıca Vuraya’nın arka kısmında ise enerji toplayıcı fotosel hücrelerle kaplı ışın depolayıcı paneller ve bunun yanı sıra yolculuk sırasında yanlarından geçtiği küçük meteor parçalarını enerjiye dönüştüren mekanik ve elektromanyetik araçlar vardı. Ayrıca Vuraya gemisinde henüz araştırma aşamasında olan bir çalışma vardı.
Bu çalışmanın ismi “nokta zaman” dı. Her hangi bir maddenin istenilen koordinatları istenilen zamana getirilmeye çalışılıyordu. Yaşlı bir kimsenin üstün-deki bütün koordinatlar zamanın geri çevrilmesi ile doğduğu anda ki konumuna getirilmeye çalışılıyordu. Düşünülen çalışma için, maddeyi oluşturan atom çekirde-ğindeki elektronların ters yönde hareket ettirilmesi düşünülüyordu. Hatta “nokta zaman” kavramı o kadar değişik amaçlar için kullanılmaya çalışılıyordu ki aynı anda bir kişi vücudunun istenilen kısmını istediği zaman aşamasına getirilebilme olana-ğına sahip olacaktı. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz : Kişi vücudun da sağlığını yitiren herhangi bir organını daha önce ki sağlıklı durumuna getirebilmek mümkün olacaktı. Vuraya’da ki teknoloji hem var oluş hem de araştırılan konular bakımından
canlılık sınırlarını üst seviyede zorluyordu. Araştırma laboratuarında zamandan bağımsız araştırmalar yapılıyordu. Hem canlılık sırasında hem de öldükten sonra ki zaman için.
İşte bu ve daha başka birçok özellikleri sayesinde evrende oldukça
geniş bir alanı kontrol edebiliyorlardı. Sanki milyarlarca ışık yılı uzunluğunda ki evrenin her noktasında kulakları vardı. Bu alanda oluşacak herhangi bir olayı da
yine rahatça gözleyebilmekteydiler. Vuraya’nın oldukça geniş bir kısmı ise geminin
kaptanı için hazırlanmıştı. Kaptan Haliç kendisine ait olan bölümden Vuraya’yı
tamamen kontrol edebiliyordu. Kaptan Haliç’ın kaldığı bölüme ise uzun ve dar
bir koridordan geliniyordu. Bu salon ise Kaptan’a karşı herhangi bir saldırıya olanak
vermeyecek bir şekilde düzenlenmişti. Optik devrelerin yanı sıra dokunmatik ve
canlı ısısına karşı hassas devrelerle donatılmıştı. Her türlü saldırıyı önleyebilecek korunma teknolojisine sahipti. Vuraya’nın her türlü fonksiyonun kontrol edildiği ana kumanda odası ve Kaptan Haliç’ın bölümü birinci kattaydı. İkinci katta ise Vuraya personelinin ihtiyaçlarını karşılamak için her türlü konfor ; yatma, dinlenme, spor ve toplantı salonları vardı.
Özellikle toplantı salonu çok büyüktü. Kaptan Haliç’ın isteği doğrultusunda önemli kararlar burada alınacaktı. Buraya toplanan herkes aynı seviyede , konuşan kişiyi duyabiliyordu. En küçük genlikli bir ses dalgasının bile herkes tarafından duyulabilecek olmasını sağlayan salonun mimari yapısı çok belirgin ve sıra dışı bir farklılığı gösteriyordu.
I. Gezegenin bu sınırlı süren yolculuğunu fırsat bilen II. Ve III. Gezegen-
ler her 10 yılda olduğu olduğu gibi yine bir araya gelmişlerdi. bir şeyler konuşuyor ve daha önce aralarında konuştuklarını yine tekrarlıyorlar ve bu yolculuğun I. Gezegen’in son yolculuğu olduğunu söylüyorlardı. Bu fikir birliğine karşın bu iki gezegenin dostluğu I. Gezegen’in araştırma gemisi Vuraya’nın güvenli bir şekilde geri dönmesi ile hemen bozuluyordu. Şimdiye kadar yapılan bütün araştırma gezilerini sonuçları hep aynıydı. Bu ana kadar Vuraya’ya her hangi bir zarar gelmemişti. Daha da açıkçası belli bir çıkar var oldukça süren yapmacık ve sahte dostluklar çıkarın ortadan kalkması sonucu sonlanıyordu. Bu durum insanlık tarihinin var oluşuyla başlayıp şu ana kadar hala devam etmekteydi…Hem de bu zamanda ve konumda bile. Bununla beraber gerçekten de durum tamamen bu şekilde değildir. İnsanlığın yani insan olma özelliğinin az da olsa devam ettiği durumlar da doğal olarak yok değildi.
Bu şekilde üstünlük kurup egemenliği ele geçirmek isteyen II. Ve III. gezegendekiler I. Gezegen’in beyin takımını oluşturan Vuraya’yı ele geçireceklerine inanıyorlardı. Bu ele geçirmenin ise Vuraya‘dakileri kendilerinden olduğuna inan-dırmakla mümkün olacağını düşünüyorlardı. Bu amaçları kendileri için ne olursa olsun vazgeçilmez bir düşünceydi ve asla vazgeçilmezdi. Bunun için de henüz başlamış olan ve 3360 saatlik süre için de başarmak istiyorlardı. Çünkü Vuraya’nın bu yolculuğu fiziksel olarak yaratılan olaylarla beyinlerini karıştırmak için en uygun zamandı. Bu iki gezegen ortak bir düşünce ve amaç için bir araya gelmiş olmalarına karşın sahip oldukları teknolojiyi yeterince kullanılabilecek durumda değillerdi. Çünkü karar vericileri arasında bir iletişim eksikliği vardı. Bir koordinasyon bozukluğu kontrolsüzlüğü söz konusuydu. Başarı için gerekli olan bütünlük ve uyumluluk gibi kavramlardan yoksunlardı.
Vuraya’nın kaptanı Haliç geminin en olgun ve en iyi kararlar verebilen beyinli kişisiydi. Daha birkaç saati geçmeyen yolculuklarında gemiyi şöyle bir dolaşarak ekrandan izleme yerine bulunulan ortamı giderek kendi inceliyordu. Haliç böylece ilk defa görev aldığı Vuraya’da ilk görevini yerine getirmek istiyordu. İlk görevi olduğu için heyecanlıydı ama düşünce yapısında ki olgunluk bunu bastırabiliyordu. Vuraya yolculuğunun başında olmasına karşın , öylesine ilginç olaylar ve canlı gruplarıyla karşılaşıyorlardı ki bitmek bilmeyen evrende adeta bir hiç olduklarını düşünüyorlardı. Böylesine düzenli ve muntazam bir ortamda yaşamanın kendileri için büyük mutluluk olduğunu düşünüyorlardı ve her anlamda mutluydular. Vuraya’nın henüz başlangıçta olan görevinde birbirlerine zarar vermeden iç içe geçen gök cisimlerinin hareketlerini çok değişik buluyorlardı. İlave olarak da kendilerini çok şanslı olarak kabul ediyorlardı. Yolculuk normal akışındaydı. Her şey Vuraya’da normal devam ediyor ve ilerliyordu. Evrenin sürekliliğinde toz olarak şekil değiştiren uzay cisimlerinin yapısı hariç sürtünme kuvveti önemsenmeyecek seviyedeydi. Vuraya ilginç bir ortamda sürüp giderken Kaptan Haliç , görevinin başlangıcı olan ilk cümleleri kurarak
: “Alıcı ekranında durum nasıl S1 , umarım değişik ve bizim için olumlu olacak olgular karşımıza çıkar , ilginç ve yeni bir şey var mı ?” dedi görevli S1 kodlu kişiye.
S1:“Anormal bir şey yok efendim , bu dakikalarda durum çok iyi , olağan yolculuk akışı sürüyor. Her şey çok olumlu , hem bizim hem de gezegenimiz için hiçbir sorun yok. Daha önce atalarımızın yaptığı yolculuk başlangıcı gibi. Olumlu başladık ve olumlu devam ediyoruz” dedi ve tekrar ekledi
: “Efendim , siz de gayet iyi biliyorsunuz ki şu anda alıcı ekranı olarak kullandığımız
bu cihaz çok hassas. Bir atom çekirdeğinin hareketini bile fark edebilecek durum-yız. Milyonlarca km. uzaklıktaki bizim bakış açımızdan olumsuz olarak değerlen-direceğimiz olguları anında değerlendirmekte ve bize iletmektedir. Bu Vuraya için çok önemli bir ayrıcalık. Tanıdığımız ve bizim bildiğimiz hiçbir uzay aracı ve gezegende böylesine bir üstün teknoloji yok. Siz de biliyorsunuz efendim. Teknolojimiz çok üstün”
Kaptan : “Pekala iyi öyleyse , inşallah böyle devam eder. İstediğimiz gibi yolculuğa başladık. En azından durumun gidişi şu anda bize ve gezegenimize öyle söylüyor” dedi.
Oysa evreni henüz tam olarak oluşum bazında anlamamışken her an doğacak teknolojik olarak fark edilmeyecek bir sürpriz gelişmeyi elektronik ortamda bile çözemeyebilirlerdi. Değişik olaylar ve akış şekli daha önce hiç karşılaşılmayan olaylara neden olabilirdi. Bilinmeyen ve sahip olunmayan başka kavramlarda olabilirdi. Zaten evren deyince bu kavramı düşünmek ve yorumlamak yanlış olmayan ve doğal bir durum olsa gerek.
Kaptan Haliç dolaşırken sahip olduğu bilgilerin ışığı ve doğrultu-sunda yine daha önce ki yolculuklarında olduğu gibi diğer gezegenlerin boş durma-yacaklarını ve mutlaka bir şeyler yapmak isteyeceklerini düşünüyordu. Bunun bilincindeydi. Daha önce ki yolculuklarda görev almış atalarından gerekli uyarıları ve bilgileri almıştı. Sonsuzluğa uzanan gelişen teknoloji sayesinde elektromanyetik dalgalar birer küre şeklinde yayılıyordu. Elektromanyetik dalgaların bu şekilde ilerlemesi, kürenin merkezinde gelen sinyallerin toplanıp aynı dalga yayılım hattını kullanarak vericide ki alıcıda toplanıp değerlendirilebiliniyordu. Yayılan elektromanyetik dalgalar aynı zamanda boşlukta alıcılar için bir iletken yolu olarak kulanılıyordu. Bu şekilde iletken bir ortamda yayılım daha hızlı ve daha güvenilir oluyordu. Ayrıca Vuraya gemisi yolculukları süresince enerji sorununu uranyum elementini gezegenlerinden ışınlayarak nükleer reaksiyon ile çözüyordu. Burada bir dezavantaj mevcuttu ışınlama uzaklığı artınca , ışınlanan maddede ki enerjinin belli bir kısmı yayılarak maddeyi bir arada tutan bağların gücünün azalmasına neden oluyordu. Bu durumda da uranyumun nükleer reaksiyon ile açığa çıkan lazer ışının gücü azalıyordu. Bu sorun için “nokta zaman” kavramı kullanılmaya çalışılıyordu. Fakat yüzde yüz bir çözüm sağlanamıyordu. Her sorunda olduğu gibi , sorunlar bir anda değil akıp giden zaman içinde çözümleniyordu. Vuraya’nın yolculuk boyunca faydalandığı diğer bir kavram ise uzay zaman çizgilerini dalgalandırabilme özelli-ğiydi. Bunu daha çok manyetik anlamda yapıyorlardı. Yaşadıkları ve geçen zaman kavramı içinde, her anlamda ve gerçekçekçilikte en gelişmiş teknolojiyi kulanı-yorlardı.
Dakikalar ve saniyeler bir daha geri gelmemecesine akıp gidiyor ve
Vuraya’nın aldığı yol ise milyonlarca kilometreyi geride bırakıyordu. Uzaklıkların geride kalışı insan yaşamını andırıyordu. Geçip giden yaşama baktığımızda bir şey göremiyorduk. Su dolu bir havuz eğer yaşam ise damla damla akan su sonunda havuzu boşaltıyordu. Bunu ardından havuza baktığımızda yaşam gibi suyu göremi-yoruz. Çünkü son belliydi. Doğar , var olur , azalır , zaman geçer ve sonunda biter yani ölür. Ancak akıp giden zaman içinde zaman asileri de vardı. Bunlar arasında zamanı durdurmak , tutmak isteyenlerde vardı elbette ki kötü anlamda. Aynı sırada diğer iki gezegen bunu son savaş haline getirmeye çalışıyordu. Bu gezegenler sahip oldukları teknolojileri sınırlarına kadar zorlamışlar ve çok kötü koşullar altında ancak iki savaş aracı üretebilmişlerdi. Bunun içinde tek komuta merkezi altında iki gemiyi görevlendirmişlerdi. Bunlar Yıldırayı ve Hücum gemileriydi. Bu iki geminin görevleri ise birbirlerini tamamlayıcı şeklindeydi. Bir bakıma ve anlamsal olarak bir bir su pınarı ve su gibiydiler. Birinin yaptığı görev sona erince diğeri görev alacaktı.
Vuraya’da ki Kaptan Haliç engin , derin ve ileriyi gören dü-şünce gücü ile bir şeylerin tekrar olacağını düşünüyor ve huzursuzluk duyuyordu. Düşüncesinde bir sıradanlık ve doğallık yoktu sanki zamanın geçip giden akışından rahatsızlık duyuyordu. Duyduğu tedirginlik ve güvensizlik biraz artınca da bunları gemide ki personeline anlatmaya karar verdi. En azından personeline karşı bir sorumluluğu vardı. Düşüncelerini elekromanyetik dalgalara çeviren devreler ile personelini toplantı için Vuraya Gemisi’nin ikinci katında ki toplantı salonuna çağırdı. Bu sinyaller personele ulaşınca personel toplantı salonuna geldi. Kısa mesafe olduğu için personel yer değiştirme için ışınlanmaya gerek duymuyordu. Fakat yanlarında bulunan elektronik cihazları toplantı salonuna ışınlamışlardı. İlgili personel yerlerini alınca Kaptan Haliç bir şeyler anlatmak için yavaş fakat adımları kendisinden önce konuşurcasına ortaya doğru kendisine ayrılan bölüme doğru ilerlemeye başladı. Kaptan’ın adımları sert ve kısa mesafeliydi. Kaptan Haliç önemli kararlar almadan önce gemi personelini buraya toplayarak düşüncelerini açıklamayı ve düşüncelerini belirtmek isteyen personelin fikirlerini değerlendirmeyi atalarının daha önce yapmış olduğu yolculuklar doğrultusunda biliyordu. 3000’li yıllarda bile demokrasi kavramı geçerliydi. Bilinen gelişmiş gezegenlerin tamamı cumhuriyet ile yönetiliyordu. Demek ki teknolojik gelişme daha rahat yaşamı olası kılıyordu. Ama bunu gerçekleştiren toplum yapısının yönetim şekli ise her ortamda olduğu gibi kendini kabul ettiren cumhuriyet idi. 2000’li yıllara göre anlaşılmaz bir gelişme gösteren bilim ve teknik aynı paralelliği yönetim şeklinde de göstermişti. Cumhuriyet de , gelişmiş ve insan haklarına saygı sonsuz bir kavrama ulaşmıştı. Herkes toplantı salonun da Kaptan Haliç’ı dinlemeye dalmıştı. Bu aşamada ve bu sırada , diğer taraftan Hücum gemisi işe koyuldu. Diğer gemi olan Yıldırayı’ya, Vuraya’yı ele geçirmek için uygun olanak yaratmaya çalışıyordu. Hücum , Vuraya’ya işlevini yerine getirebilecek uzaklığa kadar yaklaştı. Geminin dışında bulunan ileticiler ile ısı kaynaklarının tamamını Vuraya’ya yönelttiler. Ardından son güçte ısı transferine başladılar. Gönderilen ısı dalgaları hedefine ulaştı ve çok geçmeden Vuraya’da ısının şiddeti etkisini gösterdi. Birden alıcı ekranında cihazın başında ki S1 personel haberleşme aygıtına doğru eğilerek
: “Çabuk buraya gelin Kaptan Haliç , mutlaka görmeniz gereken bir şey var” diye korku dolu ve yüksek bir ses tonu ile bağırdı.
Bu yüksek sesin nedeni Kaptan’ın duyabilmesi için değildi. Bir heyecan belirtisi sonucuydu. Vuraya’da ki teknoloji sayesinde ses dalgaları bir engelle karşılaştığı zaman yansımıyordu. Ses yankılanmıyordu. Ses önüne çıkan engelleri boylu boyunca engellerin dış yüzeyinin geometrik şekline girerek geçiyordu. Kaptan Haliç ve personel şaşkınlıkla birbirlerine bakakaldılar. Biraz önce Haliç’ı dinlemek için oluşan sessizlik de bozuldu. İlk önce herkeste bir belirsizlik ve merak oluştu. Bunun üstüne Kaptan Haliç toplantı salonundan ayrılarak ve S1’in yanına gelerek
:”Ne oldu S1 , neden bu kadar endişelisin , gırtlağını yırtacak kadar önemli olan şey de nedir?” dedi.
S1: “Vuraya’nın denge göstergelerine bakın efendim , sayısal göstergeler şimdi
kontrol bölümünde ısı artışı gösteriyor ayrıca şuraya bakın Kaptan gösterge de
Vuraya’nın bir cismin çekim alanına girdiğini gösteriyor. Göstergede ki değerler normalin çok üstünde , monitörde aradaki farkı grafiksel olarak görebilirsiniz. Daha önce hiç alışık olmadığımız bir durum bu” dedi salondaki göstergeyi göstererek. Bunları söylerken heyecandan ve ileride ne olacağını merak etme duygusundan S1’in burun delikleri hızlı hızlı açılıp kapanıyor ve kesik kesik soluk alıyordu. Ekranda ki görüntüden olsa gerek ki S1’in yüzü korkudan renk değiştirmişti. Kaptan Haliç, yolculuğa çıkmadan daha öncede S1’i tanıyordu ve az da olsa kişiliği hakkında bilgisi vardı. Çünkü Kaptan olmak için girmiş oldukları sınavdan birbirlerine yakın bir puan almışlardı. S1’in bu durumuna alışık olmadığı için , ilginçlik ve soğukkanlılık özelliğini yitirmeden S1’e
:”Vuraya ile Alış gezegeni arasında ki mesafe ve koordinatlar nedir , hemen bana bildir ?” dedi.
S1:”Aradaki uzaklık 120 milyon kilometre kaptan. Koordinatlara gelince bulundu- umuz konuma göre 10,10,20,20 ve 3 saat gezegenimize ait zamandan ilerideyiz yani uzaktayız.” dedi.
Haliç : “Öyle ise bizi böyle yüksek yer çekim güçlü ne etkileyebilir ki? Bildiğim bilgilerin doğrultusunda evrenin bu koordinatlarında böylesine yüksek çekim güçlü bir şeyin olmaması gerekir” deyip S1’e tekrar yöneldi ve
:”Ekranda yeni bir şey var mı S1? Monitörde ne görüyorsun” dedi.
S1: “Evet Kaptan , yanılmıyorsam bu bir tür statik enerji kaynağı , sanırım bu kayna-
ğın çekim alanı etkisi altına giriyoruz , kaynağa doğru çekiliyoruz. Kaynağın etrafına
dikkatlice bakın Efendim. Kümeler halinde küçük , büyük meteor parçaları var. Etra-
fında ki nesneleri toplayarak büyüyor ve büyüdükçe de çekim alanının gücü artıyor.
Tanımadığımız bu nesnenin hacmi ve kütlesi sürekli olarak büyüyor. Sanki durağan bir kara deliğin etkisi altına girmiş gibiyiz. Karadelikten tek farkı ise yok olma aşamasında değilde daha çok yeni oluşan bir cisim gibi görünüyor” dedi.
Kaptan : “Hayır S1 kara deliğe girmiş değiliz. Eğer öyle olsaydı başka bir evrene geçmiş olurduk. Ayrıca şu an da başka bir evrende olmuş olsaydık Vuraya bütün özelliklerini ve fonksiyonlarını kaybederdi öyle değil mi?”
S1 : “Haklısınız efendim …” dedi.
Kaptan Haliç :”Koordinatları tekrar kontrol et S1 , Küçük Alış Gezegeni’nden
ne kadar uzaktayız? Alış’ın dışında etrafımızda bu etkiyi yapacak başka bir nesnenin olmaması gerekir. Durumun belirteci olan sayısal göstergelerde de sorun olmadığına göre bizim için ilk bir şey galiba bu” dedi.
S1:”150 milyon kilometre açıktayız Kaptan , alıcı ekranına bakın , çekim alanı etki-
si altına girdiğimiz nesne belirdi!”.
Kaptan Haliç : “Monitörde ki cismin görüntüsünü büyüt S1. % 500 yap bakalım” dedi.
S1 : “Tamam efendim görüntünün istediğiniz bölümünü büyütebilirim”
Kaptan Haliç : “Böylesine yüksek güçlü bir kaynak ne olabilir ki S1?”
S1:”Kaptan monitöre dikkatlice bakın kızıl renkli , sanki ateşten oluşmuş. Tam ağırlık merkezine bakın , sanki sürekli olarak patlayan ve gittikçe de artan nükleer bombalar var” deyip tekrar ekledi ; “Isı artmaya devam ediyor , sayısal göstergelere bakın Efendim! Anormal bir artış söz konusu. Neredeyse ömrünün ortasında ki büyük bir yıldıza benziyor. Bu kadar yüksek bir çekim gücüne sahip olduğu için olsa olsa bir yıldız olabilir” dedi.
Kaptan Haliç önünde ki göstergelerin bulunduğu panoya eğilerek
: “ Evet S1 , buna herhalde 7 dakika dayanabiliriz. Öyle değil mi ? Aksi takdirde bizde evrenin cansız bir parçasına döneriz. En azından durum şu an bize bunu söylüyor. Yanılıyormuyum acaba” dedi.
Kaptan Haliç’ın böyle konuşması ana kumanda odasında bulunan kontrol ile görevlendirilmiş genç personeli şaşırtmıştı. Kendileri ilk defa böyle bir yolculuğa çıkmalarına karşın , Kaptan Haliç’ı daha sakin bekliyorlardı. Çünkü kaptan-larına saygılıydılar. Ondan en olumlu ve mantıklı davranışı bekliyorlardı. Kaptan kendileri ve gezegenleri için ideal bir kişilikdi.
S1 : “Kaptan göstergelere bakın maksimum değere ulaşmak üzereyiz. Göstergelerin
2 milyon oC ‘yi görüntülemesine az kaldı. Bir şeyler söyleyin efendim , komutla-rınızı bekliyorum. Şu an da ben bir şeye karar verecek durumda değilim , düşünce gücünüze ve sahip olduğunuz bilgiye ihtiyacımız var”
Kaptan Haliç : “Öyleyse neden hareket etmiyorsun S1 , çabuk ısı nötürleyicileri
devreye sok. Senin teknik bilgine güveniyorum. Vuraya’da ki en bilgili ve tecrübeli mühendislerden birisin. Her şeyi hızlı bir şekilde kontrol et ve sonuçları bana bildir çabuk!”
S1 : “Pekala efendim , tamam.”
Çok geniş kapsamlı konularda uzman olan ve birden fazla mühendislik dalına sahip olan S1 Kaptan’ın isteğini kısa süre içinde yerine getirdi.
Geçen kısa bir sürenin ardından etrafa yayılan ters fazlı ve genlikli ısı kaynağı ile denge kurulmaya çalışılıyordu. Vuraya Gemisi’nin içi ise , bu dengeleme çalışmalarına karşın ısınmaya devam ediyordu. Geçen zamanla birlikte ısı da artıyordu ve böyle bir ısıya alışık olmayan Vuraya personelinden 20 kişinin yaşamını yitirmesine neden oluyordu. Gezegenlerinde büyük çoğunlukla sıvı bir ortamda yaşadıkları için çok çabuk etkilenmişlerdi. Yaşamaya alışık oldukları serin bir ortamın küçük çapta da olsa değişmesi yaşamlarını tehdit etmeye yetiyordu. Vuraya’ da kiler yaşamlarını devam ettirebilme çabasına düşerken , diğer taraftan Hücum Gemisi’nin kaptanı Yıldırayı’yı arayarak;
: “ Yıldırayı biz görevimizi şu an için tamamladık , teknoloji delisi Vuraya şu anda büyük bir panik içinde. Ne yapacaklarını şaşırdılar. Bu fırsatı kaçırmayalım. Şu an da şaşkınlık içindeler. Ölen personelleri ile uğraşıyorlar. Elimizden ne kadar kötülük geliyorsa yapalım. Bundan sonraki adımı siz atın , başarılı olmanızı diliyoruz. Her zaman sizlerleyiz” dedi.
Yıldırayı’nın Kaptanı : “Tamam , artık elimizden kaçamayacaklar , işlerini bitire-
ceğiz. Son darbeyi vurup yaşamlarına son vereceğiz. Vuraya’yı evrenden sileceğiz. Şu anda üstünlüğü ele geçirdik demek ki her şey teknolojik üstünlüğe bağlı değil-miş. Bu sonuca göre demek ki bizler daha etkiliyiz. Artık istediklerimizi rahatlıkla yapabilecek duruma geldiğimizi sanıyorum” derken etrafına gülücükler dağıttı ve tekrar ekledi
: “Arkadaşlar ! Hücum kardeş gemimiz Vuraya’da ki personelin beyinlerini yarattığı
olaylarla zayıf düşürdü. Bundan sonra başarılı olmak bizim elimizde. Haydi şimdi
beynin algılama frekansına telkin seslerini modüle ettirin. Öncelikle de Vuraya’da ki
yaşlı personelin olduğu bölümlere gönderin. Düşüncelerle modüle ettirilmiş olan
sinyalleri bunların oldukları koordinatlarda yoğunlaştırın. Yaşlı kişiler daha çabuk istediklerimizi yapacaklar çünkü onların beyinlerinin her hücresine oksijen hızlı bir şekilde ulaşmıyor. Çok önemli bir fırsat geçti elimize. Bunun için başarılı olma şansımız çok yüksek. Sahip olduğumuz tüm olanakları kullanma zamanı geldi haydi artık” dedi.
Yıldırayı’da ki personel gönderdikleri radyo dalgaları ile Vuraya’da ki
personeli kendilerinden olduğuna inandırmaya çalışıyordu. Sanki uzaktan kumanda ile bir röleyi çalıştırmak istiyorlardı. İçinde yaşadıkları geminin ise bir düşman gezegene ait olduğu düşüncesine Vuraya’da ki personele inandırmak istiyorlardı. Burada gönderilmek istenilen düşünceler bir sinyali modüle ediyor ve Vuraya’da ki antenlerin algılayabileceği frekansa gelince gönderiliyor ve ardından da evrene yayılıyordu. Sinyaller burada direkt olarak Vuraya’da ki personele gönderilmiyordu. Gönderilen sinyaller Vuraya’da ki alıcıyı etkileyerek demodülasyon sonunda alıcılardan direkt olarak karşısındakileri etkiliyordu. Kabaca 2000’li yıllarda ki hipnotizma mantığına uygundu. Bu işlemin aracı ise alıcı ekranındaki görüntü ve ilgili olan seslerdi. İşlemin başarısı ise karşısında ki kişinin yaşı , zekası ve içinde bulunduğu ortam gibi bir çok nedene bağlıydı. Kişinin etkilenmesi ile yaşı ve sağlığı ile doğru orantılıydı. Bunların dışında personelin tamamının sahip olduğu birçok özellikte belirleyici oluyordu. Bilgi düzeyi, olaylara ve yaşama bakış şekli, tecrübesi ve gelecekle ilgili planları gibi…
Çok geçmeden Yıldırayı ilk başarılarını almaya başladı. Vuraya bun-
dan etkilenmiş olacak ki , personelinden bazıları normal olmayan davranışlarda bu-
lunmaya başladılar. Birbirlerine sanki kendilerini yaşamlarında ilk defa görüyormuş
gibi bakıp “Burada ne arıyoruz , bizi kim bu yabancı gemiye getirdi” diyorlardı. Özellikle de ileri yaşta ki Vuraya personeli arasında normal olmayan bir hareket söz konusu olmaya başlamıştı. Kaptan Haliç hemen normal olmayan bu davranış-ları fark ederek Vuraya’nın kumanda bölümünde çalışan şüpheli iki kişinin farklı olan bu hareketlerini hemen anladı
: “Sizler , işinizle meşgul olmayıp aranızda ne konuşuyorsunuz? Görev başındayken
başka konularla ilgilenmeyin , kurallarımızı bilmiyormusunuz. Yolculuğa çıkmadan önce yapılacakları ve yapılmayacakları hem yazılı hem de sözlü olarak bütün personele aktarmıştık. Sizlerde yapılmış olan sınava girerek bunun farkında olduğunuzu belirtmemişmiydiniz? Hatırlatmama gerek var mı? Sadece size verilen görev ile ilgilenmeniz gerekiyor” dedi.
Fakat bir kere olan olmuştu , kumanda bölümünde çalışan tecrübeli personel artık ta-
mamen Yıldırayı’nın etkisine girmişti. Aldıkları sinyallerle kendilerine verilen gö-
revleri yerine getirmeye çalışıyorlardı. Az önce sürekli konuşan ve etrafına saldıran
iki kişi sorumlu oldukları görev yerinden ayrılıp , S1’in bulunduğu bölüme gelip
Kaptan Haliç’ın yanına sokuldular. Birden ve personelin şaşkın bakışları ara-
sında Kaptan’a saldırdılar. Her ikisinin birden Haliç’ın üstüne atılması ile Kap-
tan metal zemine düşerken lazerli silahını kullanmaya fırsat bulamadı. Saldırı sırasında biri Kaptan’ın kollarını diğeri de bacaklarını tutmuştu. Kaptan kısa bir süre hareketsiz kalmıştı. Kaptan düşünsel olarak çok güçlüydü ama fiziksel anlamda ve yapıda bunlara karşı koyabilecek kuvvette değildi. Çok iyi bir yönetim ve kontrol düzeni ile donatılmış Vuraya’da ki emniyet görevlileri daha yeni başlayan olayı büyümeden hemen engellediler ve bastırdılar. Elektronik donanım saldırganların saldırı sırasında hangi noktayı açık olarak bıraktıklarını çözüyor ve güvenlik görevlileri de bu noktaları kullanıyorlardı. Kaptan Haliç kendisine karşı yapılan bu olayı sadece omuzu ve sol kolunda bazı çiziklerle ve sıyrıklarla atlattı. Hareketlerini ve görevini olumsuz yönde etkileyecek bir durum oluşmamıştı. Kaptan yine kaptandı. Bunların tedavisi çok kısa sürede uzman sağlık görevlileri tarafından yapıldı. Bütün bu olup bitenler dakikalarla ifade edilebilecek bir süre içinde olmuştu. Olayların etrafta yarattığı gerilim henüz geçmemişken alıcı ekranının başındaki S1
: “ Kaptan Haliç bakın. Alıcı ekranında ne var , hem de bu gerginliğin tam ortasında” dedi.
Ekranda beliren görüntü daha önce Haliç’ın çok iyi tanıdığı II. ve III. gezegen-
lerin genel komutanı ismi Duyguhan olan bir bayandı. İsminde duygu sözcüğü vardı ama gerçek anlamda değil. Hiç beklemeden ve aniden söze giren Duyguhan kimseye fırsat vermeden çok yüksek ve kendinden emin bir ses tonuyla
:”Alıcı frekansınızı bulmak tarayıcılarımız taraftan zor bulundu. Gönderdiğimiz tarama frekansında ki dalgaları geri alıp karar vermekte oldukça zorlandık. Sonuçta artık geminiz elimizde , ölümünüz yerinizi bulmaktan daha kolay olacak” deyip çok emin bir şekilde konuştu ve ardından tekrar ekledi.
:”Bu ilk ve son konuşmamız Kaptan Haliç , artık senin ve geminin sonu geldi. Beni son defa görüyorsun. Ayrıca bu durum hem senin hem de geminde ki personel için de geçerli. Yok olmak üzeresiniz. Sahip olduğunuz yüksek teknolojiniz bir işe yaramadı , siz de gördünüz , sizleri yok ettikten sonra sıra çoğunuzun yaşamış olduğu I. Gezegene gelecek , onlarda bizden kaçamayacaklar ve sonları Vuray gibi olacak haydi artık hoşçakalın ” diyerek ekranda ki görüntüsü ani gelişi gibi yine ani olarak yok oldu. Ancak bu çok kısa süren konuşma Kaptan Haliç’ın kafasını karıştırmıştı. Bir an şaşkınlık geçirdi. Kendisini toparlaması zaman aldı.Kendi kendine
“Bu kadar güzel birinin böyle berbat bir uygarlığın başında ne işi olabilir ki? Oysa daha değişik amaçlar için çalışmalar gerçekleştirilebilirdi , doğrusu çok yazık”
derken kafasına sanki çok güçlü lazer ışını tutulmuş gibiydi ve kendinde bir ısı artışı hissediyordu. Biraz önce gördüğü Duyguhan’ın güzelliğine hayran kalırken sert ve alaycı konuşmalarına mantıksal yapı içinde bir anlam verememişti ve oldukça şaşırmıştı.
3000’li yıllarda bile canlılar dış görünüşleri ile değerlendirilerek yanlış karar-
lar veriliyordu. Oysa canlılar benlikleri ile düşünceleri ile ve iç yapısı ile vardır. Bu
nedenden dolayı canlılar hakkında gerçek ve sağlıklı


2 --- İsim : Betimlenen Görev ( İlk hazırlanış tarihi : 2005 )
Sayfa Sayısı : 80 ( A4 )
Kısa Bilgi : Değişik yaşam şekilleri, gelenek ve görenekler bir toplumu oluşturan canlılar için en belirgin ve en belirleyici özelliklerden bazılarıdır. Bunun dışında bir toplumun, bilimsel alanda kendilerinden ileri ya da daha geri toplumlarla kurduğu iletişimde diğer özelliklerindendir. Hangi açıdan ve hangi konumdan bakılırsa bakılsın tüm canlılar için ister insan isterse hayvan olsun iletişim mutlaka vardır. Bunu bir bakıma canlılık kavramı ile özdeşleştirebiliriz. Bunun aksini düşünemeyiz çünkü bu durumda canlılığın temel yapısını oluşturan düşünme, görme, duyma, tat alma ve hissetme kavramlarının olmaması gerekir. Doğal olarak bu özelliklere sahip olmayan bir kütleye canlı diyemeyiz ve sadece cansız bir nesne yada kütle diyebiliriz. Ancak şöyle bir nokta var ki belirleyici özellikleri aynı olmayan canlı grupları aralarındaki ilişkiyi doğaüstü güçler varmış ve buralarda aramak gerekir gibi bilimsel bir temele dayanmayan düşünce yapısı ile çözmeye çalışmışlardır. Oysa bilimsel alanda iletişimde oldukları topluluklardan geride olan toplumlar bazı somut olayları gizleme yada gerçekçi olmayan kavramlar ile açıklamaya çalışmaktadırlar. Bu şekilde davranmalarının nedeni sahip oldukları dar kalıplar içinde bir çatlaklığa olanak vermemek ve içinde bulundukları konumlarını korumakla açıklanabilir. Oysa engellenemez bir gerçek vardır ki doğruluk ve mantıksallık evrende her koordinatta ilerler, ilerleyiş yolunda eğer canlı var ise bu değerlendirilir ama canlı yok ise cansız nesneleri bir atmosfer gibi kaplar ve korur.
Evreni oluşturan yıldız galaksilerinde, en ileri uygarlıktan en geri kalmış topluluklara kadar bir rekabet ve isteklerini yaptırma düşüncesi her zaman vardır. İşte bu tartışma götürmez durum iki gezegende de vardı. Bu gezegenler birbirleri ile sadece işitsel olarak bağlantı kurmuşlardı. Teknolojik olarak sadece bu alanı kullanıyorlardı. Gezegenlerin ileri gelen yöneticileri aralarındaki anlaşma gereği dünyadaki Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde bulunan ve teknolojik olarak geri kalmış iki köyü kendi teknolojik seviyelerine çıkarmaya çalışacaklardı. Bu iki köyden herhangi birisi bu aşamaya diğer köyden daha önce gelirse bağlı olduğu gezegen diğer gezegeni kendi yönetimine ve egemenliği altına alacaktı. Her iki gezegende bu konuda anlaşmış ve ortak bir karara varmışlardı.
İki gezegenden, Ulus gezegeninin yöneticisi Gülizar, Sıra gezegeninin yöneticisi ise Deniz idi. Türkiye’nin doğusundan iki köyü kendi amaçları için kullanacaklardı. Fakat bu durum gerçek anlamda her iki köyü yarıştırıp teknolojik olarak diğerinden öne geçirmek olacaktı. Köylerden ilkinin ismi Vatan idi ve muhtarı Murat, diğer köyün ismi Ovalı ve muhtarı ise Gül idi. Gülizar ve Deniz gezegenlerinin bilim adamları ile uzun soluklu ve geniş kapsamlı konulu toplantılarının sonunda şu karara vardılar. Uygulamaya koyacakları planlarının ilk aşaması olarak her iki köyden iki küçük çocuk seçeceklerdi ve planlarını bu temel yapı üzerinde uygulayıp gerçekleştireceklerdi. Seçtikleri iki çocuğunda yaşları dokuz idi. Vatan köyünde seçtikleri çocuğun ismi Kutlu, Ovalı köyünde seçtikleri çocuğun ismi ise Tigin idi. Çocuklara ilk olarak fiziksel dayanıklılık ve sabretme başlıklı iki çalışma uygulayacaklardı. Ayrıca istedikleri özelliklere ve aşamaya ilk önce ulaşacak olan çocuğu gezegenlerine yönetici ve tam yetkili yapacaklardı.
Yaz mevsiminde ağustos ayının ortasında, güneşin adeta kavuracağı bir günün başlangıcında şafak sökmek üzereydi. Kutlu ve Tigin’in anneleri çok erkenden kalkmış çocukları için hazırlıklara başlamış ve yiyecek dolu boyuna asılan torba ile içi su dolu matarayı hazırlamışlardı. Vakit henüz sabaha ulaşmadan Kutlu ve Tigin de yataklarından kalktılar ve günlük sabah temizliklerini yaptılar. Ardından yeni sağılmış ve kaynatılmış iki bardak sütü içtiler. Yanında da kiraz reçeli ile kahvaltılarını tamamladılar. Her iki çocukta dağın eteklerinin hemen yanında olan evlerinin bitişiğindeki ahıra girerek inek, öküz, koyun ve keçilerden oluşan hayvan sürüsünü dışarı çıkardılar. Anneleri ile vedalaşarak her iki çocuk ayrı ayrı köylerde ama kendileri arkada hayvan sürüsü ise önde olarak yola koyuldular. Yola devam ederlerken köyleri yavaş yavaş gözden kayboluyordu. Bir saatlik bir sürenin ardından hayvanlarını otlatacakları ovaya ulaştılar. Kutlu ve Tigin uçsuz ve bucaksız aynı ovaya gelmişlerdi. Ancak ovanın bir ucundan bakıldığında diğer ova görünmüyordu. Çok geniş ve uzunca boylu yeşil yabani otlardan oluşuyordu. Ovanın ortasına yakın bir yerde ise fazla derin olmayan ama içinde çıyan balıklarının yaşadığı küçük bir göl bulunuyordu. Yaz ayında oldukları için okulları kapalıydı ve Kutlu ile Tigin zamanlarını ailelerine yardımcı olarak geçiriyorlardı. Gündüz hayvanlarını otlatıyorlardı geri kalan zamanda ise meyve bahçelerinde ağaçlarda bulunan meyveleri topluyorlardı. Bir köy yaşamının gerektirdiği bütün işleri hem de yaşlarına göre oldukça fazlası ile yapıyorlardı. Daha önce dört defa aynı ovaya gelmişlerdi birbirlerini görmüşler fakat birlikte olmak yada konuşmak gibi bir durum söz konusu olmamıştı.
Kutlu ovada bulunan bir ceviz ağacının oldukça kalın gövdesinin gölgesinde uzanmış hayvanlarını izliyordu. Tigin de diğer bir tarafta başka bir ceviz ağacının altında oturmuş Kutlu gibi o da hayvanlarını takip ediyordu. Sabahın erken saatleri olmasına karşın güneş adeta yakıyordu. Her iki çocuğun bulundukları konum arasında yaklaşık üç kilometrelik bir mesafe vardı. Kutlu yattığı yerde yiyecek torbasına koyduğu kavalını çıkararak okulda müzik dersinde öğrendiği şarkıları çalıyordu. Ceviz ağacının altından çıkan notalar bütün ovaya yayılıyordu. Kutlu kavalını çalarken diğer bir yandan da hayvanlarını gözden kaybetmemeye çalışıyordu. Bulunduğu yerden fazla uzaklaşan hayvanlarını koşarak elindeki söğüt dalı ile iterek geri getiriyordu. Her iki küçük çocukta kendileri için günlük ve sıradan bir köy işi yapıyorlardı. Birbirlerine üstünlük kurmak isteyen iki gezegenin denekleri olduklarının farkında değillerdi. Zaten vücut ve zihinsel gelişimlerini henüz tamamlamamış olduklarından henüz yolun başlangıcındaydılar ve kontrol altındaydılar. Ama bir şeyin farkındaydılar günleri daha önceki günlere göre çok hareketliydi. Hem fiziksel hem de ruhsal olarak. Ovada zaman akıp öğleye ulaştı. İşte bu anda Kutlu annesinin hazırladığı torbanın ağzındaki ipi çözdü ve torbayı açtı. Torbada tandır ekmeği ve tereyağı vardı. Küçük bir kavanozda ise çilek reçeli vardı. Kutlu ovanın temiz ve iştah açıcı havasının etkisi ile yiyeceğinin büyük bir bölümünü yedi üstüne de matarasındaki sudan iki su bardağı miktarı kadarını içti. Diğer yandan Tigin de Kutlu gibi yiyeceklerini yemişti.
Gülizar, deneği olan Kutlu’nun her hareketlerini kontrol ediyordu. İlk aşamada Kutlu’nun zihinsel ve bedensel özelliklerini iyice öğrenip, ondan sonra etkisini iyice arttırmak istiyordu. Aynı durum Deniz’in, Tigin üzerindeki etkisi ile de geçerliydi. İki yöneticinin ilk elde ettiği veriler doğrultusunda Kutlu küçükte olsa bir adım Tigin den ilerideydi. Güneş yavaş yavaş ovanın sınırlarından kaybolmaya doğru ilerlerken zaman akşama doğru yol alıyordu. Tigin ovanın diğer ucundan koşarak bazen de hızlı adımlarla Kutlu’nun yanına kadar geldi. Tigin, Kutlu’ya
: “Sanki daha önce çok yoruluyordum ama bugün fazla yorulmadım, hem de senin yanına gelmek için koşmama rağmen” dedi.
Kutlu : “Garip ama aynı şeyler benim içinde geçerli Tigin, ben de bir şey anlamadım” dedi.
Tigin : “Yarın yine ovaya geleceğiz, bakalım o zaman daha da belli olur herhalde” dedi.
Kutlu : “Doğru söylüyorsun” dedi.
Bu pekte uzun sürmeyen konuşmaların ardından Kutlu kavalını tekrar çalmaya başladı. Bu sırada Tigin de sesiyle eşlik ediyordu. Zaman geçiyordu. Kutlu biraz sonra kavalını bırakıp altında oturduğu ceviz ağacındaki cevizlere baktı ve
: “Tigin yardım ette ağaca çıkıp biraz ceviz toplayayım” dedi.
Tigin : “Tamam ben eğileceğim sen omuzlarıma çıkınca ayağa kalkıp, dallara çıkman için yardımcı olacağım” dedi.
Kutlu : “Tamam” dedi.
Her ikisi de söylediklerini yaptılar ve Kutlu ceviz ağacına çıktı. Henüz olgunlaşmamış yeşil kabuklu cevizlerden yaklaşık on tane kopardı aşağı attı. Tam bu sırada onları izleyen bir keçi ağacın yanına kadar geldi ve yerdeki cevizlerin yeşil kabuklarını yemeye başladı. Bu duruma Kutlu ve Tigin şaşırmamışlardı. Böylece cevizlerin kabuklarını temizleme zahmetinden kurtulmuş oluyorlardı. Keçi işini gördükten sonra geldiği gibi hayvan sürüsünün yanına geri döndü. Artık sıra Kutlu ve Tigin’e gelmişti. Yerdeki taşlardan faydalanarak cevizlerin kabuklarını kırdılar. Sonrada cevizleri aralarında paylaşarak yemeye başladılar. Artık hava kararmaya başlamıştı her ikisi de o gün için vedalaşıp ovadan hayvan sürüleri ile birlikte ayrıldılar. Kutlu, Vatan köyüne, Tigin ise Ovalı köyüne ulaştılar. Kutlu hayvanlarını ahıra bıraktıktan sonra annesinin yanına gitti. Annesi, Kutlu’ya baktığında çok sağlıklı ve neşeli görüyordu Kutlu’yu. Daha öncede Kutlu’yu dönüşte izlemişti. Önceleri akşamları Kutlu eve yorgun gelirken bugün hiçbir yorgunluk belirtisinin olmadığını görmüştü Kutlu’da. Kutlu, annesi ile yalnız yaşadığı evin içinde masasının yanında bulunan sandalyeye oturdu. Okullar kapanmadan öğretmeninin verdiği matematik sorularını yanıtlamaya çalışıyordu. Zaten çalışkan bir öğrenci olduğundan azda olsa bazen zorlanarak soruları yanıtlıyordu. Ama gözünden bir şey kaçmıştı. Öğretmeninin vermediği ama defterinde bulunan bir soru üstünde takıldı. Bu soruyu Gülizar’ın bilim adamları Kutlu’nun defterine kopyalamışlardı. Soru şöyleydi : “İnsanlar, hayvanların dillerini öğrenip onlarla iletişim kurabilir mi ve hayvanlar yavrularını kontrol ederken matematiği kullanıyor mu?” Kutlu kendi kendine düşünmeye başladı insanların hayvanların dilini öğrenebileceğini sonucuna vardı. Ayrıca hayvanların matematik değil ama görsel matematik kullanabileceklerini düşündü. Hayvanlar için ise her yavrusunun görüntüsünü bildiğinden yavruları eksik ise bu durumun farkına varabileceklerini tahmin etti. Böylece sonuç itibarı ile matematik kullanılmadan, matematiksel bir sonuca ulaşabilecekleri fikrine kapıldı. Defterinde okuduğu hayvanlarla iletişim çok ilgisini çekmişti. Oturduğu yerden hemen kalkarak ahıra gerdi ve baktı. Her hayvan grubu farklı bir ses ve ton kullanıyordu. Gülizar’ın etkisi ile Kutlu bu iletişimi başarmaya çalışacaktı. Bu gerçekleşirse Gülizar, Deniz’in bir adım önüne geçecekti. Bunun anlamı egemenlik için bir adım önde olacağıydı.
Kutlu’nun hayvanlarla iletişim kurabilmesi için şu mantık kullanılacaktı. Bütün hayvan gruplarının düşünceleri geliştirilen alıcılar tarafından okunacak ve o anda çıkardıkları ses Kutlu’nun beynine transfer edilecekti. İlk aşamada sadece ahırda bulunan hayvanlardan başlandı ertesi sabah diğer hayvanlar içinde aynı mantık kullanılacaktı. Kuşlar, kediler, sincaplar, yılanlar ve balıklar gibi… Kutlu ahırda yaklaşık olarak bir saat boyunca kaldı ve ilk işlem tamamlanmış oldu. Bu anda kendisinde bir gerginlik ve huzursuzluk hissetti. İçinde bulunduğu durumun etkisi ile hemen yatmak ve uyumak istiyordu. Annesine de içinde bulunduğu durumu anlattı ve hemen yatağına girip gözlerini kapatarak uyumaya çalıştı. Mevsim yaz olduğu için üstünü örtme ihtiyacı duymamıştı. Sabahın şafağına kadar uyudu. Yine daha önceki günlerde olduğu gibi erkenden kalktı. Huzursuzluğu yok olmuştu fakat belli yada belirsiz bir yoğunluk hissediyordu sanki çok uzun bir süre ders çalışmış gibiydi. Bir önceki günde olduğu gibi yine hayvanlarını alıp otlatmaya götürecekti. Sırası ile bütün hayvanları ahırdan çıkardı. En son çıkan bir keçinin sanki kendisi ile konuştuğunu ve ahırda biraz daha ot yiyeceği düşüncesine kapıldı. Keçiden kendisine bir mesaj gelmişti. Bu durum karşısında oldukça şaşırdı fakat Kutlu’da keçinin çıkardığı sese benzer bir ses çıkararak yanıt verdi ve biraz daha ot yemesini istedi. Keçide bunun üzerine iki , üç dakika kadar daha ahırda kaldı ve biraz daha ot yedi. Sonunda da ahırda çıktı. Kutlu kısa süren bir şaşkınlığın ardından hayvanlarla konuşup anlaşabildiğini anladı ama annesine anlatmadı. Gün boyunca diğer hayvanlar ile iletişimi deneyecek hepsinde aynı sonuca ulaşırsa o zaman annesine anlatacaktı.
Bir önceki günde olduğu gibi hayvanları ile birlikte yürüyerek o geniş ovaya geldiler. Kutlu ovaya geldiklerinde bütün hayvanlara tek tek onların sesini çıkararak sürüden ayrılmamalarını ve uzaklaşmamalarını söyledi. Bütün hayvanlarda Kutlu’yu anladı ve söz verdi. Bu şekilde Kutlu daha önceki günlere göre oldukça rahattı. Çünkü sürüden ayrılıp uzaklara gidecek hayvanların peşinden gidip onları geri getirmek zorunda kalmayacaktı. Rahat ve sakin bir gün geçiriyordu. Hayvanlarla anlaşabilme özelliğini diğerleriyle de denemek istiyordu. Ceviz ağacının üstündeki bir sincaptan kendisine bir ceviz getirmesini istedi. Duruma hiç itiraz etmeyen sincap hemen olmuş bir cevizi Kutlu’ya getirdi ve ayağının dibine bıraktı.
Kutlu gibi, Tigin’de bazı özelliklere sahip olmuştu. Her ikisi de saatlerle ölçülebilecek bir süre zarfında bu özelliklere sahip olmuşlardı. Ancak Tigin’in durumu biraz daha farklıydı. Tigin cansız olan nesneleri kontrol edebiliyor ve bu nesnelere istediği her şeyi yaptırabiliyordu. Aynı ovada bulunan Kutlu’nun yanına gelen Tigin hemen söze girdi ve
: “ Kutlu, biliyor musun akşam yatıp sabah uyandığımda bende hem ruhsal hem de fiziksel değişiklikler oldu. Daha önce hiç sahip olmadığım özelliklere kavuştum.” Dedi.
Kutlu : “Aynı durum benim içinde söz konusu, bende hayvanlarla konuşabiliyorum. Yalnız sen hangi özelliklere kavuştun bana söylemedin” dedi.
Tigin : “Evet, Kutlu ben de cansız nesneleri kontrol edebiliyorum” dedi.
Konuşmalar sıcak sıcak devam ederken, Gülizar ve Deniz bir uçan araç ile Kutlu ve Tigin’in yakınına kadar gelip ovaya indiler. Bu sırada Kutlu ve Tigin çok korkmuşlardı. Sürekli olarak bir değişim içindeydiler. Böylesine bir uçan aracı ilk defa gördükleri için bulundukları yerden kaçmaya çalıştılar. Ama adımlarını atmaya fırsat kalmadan sadece düşünceleri ile kaldılar. Kaçmayı düşündükleri anda oldukları yere adeta çakıldılar. Şaşkınlıktan büyümüş gözleri korkudan açılan burun delikleri ile kalpleri küt küt atıyordu. Her ikisi de yan yana duruyordu. Uçan araçtan çıkan Gülizar ve Deniz yanlarına kadar sokuldu. Söze ilk önce Gülizar girdi ve
: “ Çocuklar, bizden korkmayın bizde sizler gibi canlıyız tek farkımız başka bir gezegen grubundan gelmiş olmamız. Her ikinizde daha önce sahip olmadığınız bazı özelliklere sahip oldunuz, merak ettiniz mi bu nasıl oldu diye? Bunları biz yaptık. Sizlere ileride başarınıza göre başka ve daha farklı özelliklerde kazandıracağız. Yirmi beş yaşına geldiğinizde ikinizden hangisi daha başarılı ise biri bizim gezegenin yöneticisi olacak. Diğeri ise kaybettiği için yönetici olamayacak ama kendisine vereceğimiz uçan bir araç ile gezegenimizi istediği zaman gelip ziyaret edebilecek.” dedi.
Kutlu : “Ama nasıl olur ailemiz izin verir mi ?” dedi.
O ana kadar konuşmaları sadece dinleyen ve müdahale etmeyen Deniz
: “Yirmi beş yaşına geldiğinizde artık bizim için kendiniz ilk önce kendiniz sonra aileniz için var olmuş olacaksınız” dedi.
Gülizar : “Yani hem kendiniz için hem de bizim gezegenlerimiz için var olmuş olacaksınız bu durumda bir yarış içinde olduğunuz farkına vardınız herhalde değil mi?” dedi.
Bu konuşmaların ardından Kutlu ve Tigin gülmeye başladılar. Dünya’dan binlerce ışık yılı uzaklıktaki bir gezegene, başarılı olduklarında kendilerinden birinin yönetici olacağını anlamışlardı. Az ötelerinde duran uçan araca baktıklarında ikisi de söz birliği etmişcesine
: “Şu araca binebilir miyiz?” diye Gülizar’a sordular.
Gülizar : “Şu an mümkün değil yirmi beş yaşına geldiğinizde binmek ne kelime binlercesine komutan olacaksınız” dedi.
Kutlu : “Pekala, tamam” dedi.
Deniz: “Anlaşıldı çocuklar bizler dünyadan ayrılacağız, pek yakında tekrar görüşeceğiz” dedi.
Bu konuşmaların ardından ovadaki uçan araç indiği yerden dikey olarak kalktı ve arkasından keskin ve sert bir ışık demeti bırakarak saliseler içinde gözden kayboldu. Kutlu ve Tigin merak, şaşkınlık ve gururla uçan aracın arkasından baka kaldılar. İki arkadaş “acaba bu olup bitenleri annemize anlatalım mı?” diye düşünmeye başladılar. O an için karar veremediler ve olayların akışını ve yönünü doğal süreci içindeki gelişmeye bıraktılar. Yine gündüzün sonu geldi Güneş yavaş yavaş görüntüsünü eritirken her ikisi de ovadan ayrıldı. Hayvanları ile birlikte evlerine kadar geldiler. Her iki çocukta hemen zihinsel yorgunluğunun ardından sedirde sırtüstü uzanarak düşünmeye ve bir an önce yirmi beş yaşına gelmeyi ve yönetici olmayı düşünmeye başladılar. Yalnızca biri yönetici olacaktı bu durumda ister istemez aralarında bir kıskançlık oluşacaktı ve gerçektende öyleydi. Kutlu ve Tigin hayal kurarak yönetici olduğunda Dünya ile bu gezegenleri tek yönetici altında birleştirmeyi düşünüyordu. Her aşamada düşündükleri şeyi engelleyemeyecekleri için bu durumdan Gülizar ve Deniz hemen farkında olacaklardı. Zaten kendi doğalarında da bu oluşum normal akış süresinin bir gerekliliğiydi. Ertesi sabah yorgunluklarını üstlerinden attıklarından emin olarak uyanan iki çocuğu yeni bir görev bekliyordu. Önceki günün akşamından önce anlaşan iki arkadaş Kutlu’nun meyve bahçesinde buluştular. Bahçe oldukça dik sayılabilecek ve yokuş aşağı bir konumdaydı. Kutlu, Tigin’e meyve ağaçlarını sulamaları gerektiğini söyledi. Ancak suyun akış kanalları uzun süredir sulama yapılmadığı için bozulmuş ve neredeyse gözden kaybolmuştu. Kutlu, Tigin’e suyu kontrol edebilip edemeyeceğini sordu. Tigin ilk defa böyle bir şey deneyecekti. Bahçenin üst kısmından geçen ana kanalın yanına Kutlu ile birlikte gelerek, suyun bahçedeki her ağacın köküne ulaşmasını düşünmeye başladı. İşte bu anda olan oldu, gerçektende su onlarca alt kanala ayrılarak her ağaca doğru yönelerek akmaya başladı. Sonunda da ağaçların köküne kadar uzandı. Tigin istediğini yaptırabilmenin gururu ile Kutlu ile gülüyorlardı. Yaklaşık olarak sulama işlemi 45 dakika kadar sürdü. Sürenin ardından yine Tigin’in isteği doğrultusunda su akışı sona erdi ve bahçedeki su ana kanalına geri döndü. Bahçede neredeyse her tür meyve ağacı vardı. Elma, kiraz, kayısı, erik ve dut gibi. Kutlu, Tigin’e şakayla karışık
: “ Tigin canım çok meyve yemek istiyor ama şu kirazlar daha tam olgunlaşmamış, bunları olgun yapabilirmisin?” dedi.
Tigin : “Bilmem bu söylediğini daha önce hiç denemedim, bir deneyeyim bakalım” dedi.
Bu sözlerin ardından Tigin henüz tam olgunlaşmamış kirazlara bakarak olgun olduklarını düşünmeye başladı. Her iki çocukta kirazlara şaşkınlıkla bakıyorlardı. Çünkü kirazlar yavaş yavaş renk değiştirmeye yeşilden kırmızıya dönüşmeye başlamıştı. Kutlu, Tigin’e dönerek
:” Çok büyük bir şey başardın Tigin, bu özelliğini kullanarak bir çok şey yapabilir, hem kendimizi, hem köyümüzü, hem de Türkiye’mizi çok daha ileri ve farklı bir konuma getirip, dünyada lider yapabiliriz” dedi.
Tigin : “Doğru söylüyorsun yapabiliriz ama bir şeyi merak ediyorum doğrusu” dedi.
Kutlu : “ Nedir , Tigin?” dedi.
Tigin : “İkimizde daha önce hiç kimsede olmayan özelliklere sahip olduk bizi ziyarete gelen o uzaylılar sayesinde.” Dedi.
Kutlu :” Doğru söylüyorsun onlar sayesinde oldu” dedi.
Tigin : “Bu özelliklerimiz dünyada bizden başka hiç kimsede yok onun için çok dikkatli ve insanlık için iyi niyetle kullanmalıyız” dedi.
Kutlu : “Evet, doğru söylüyorsun anlaşalım ve hiçbir kötü amaç için kullanmayalım” dedi.
Tigin :” Tamam bende söz veriyorum kötü amaçlar için kullanmayacağız” dedi.
Uzayıp giden bu konuşmalar sonunda tamamlandı. Her ikisi de zamanın gündüzden karanlığa dönmeye başladığı anda meyve bahçesinden köylerine dönmek için ayrıldılar. Hem Kutlu hem de Tigin sahip oldukları bu olağan dışı özelliklerini daha da arttırıp değişik ve daha önce yapılmamış bir şeyler yapmak istiyorlardı. Zamanın gece yarısı olduğu anda söz birliği etmişlercesine ikisi de uyumuyordu ve düşünce güçlerini zorlayarak bir şeyler bulmaya çalışıyorlardı. Kutlu köylerinde sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın yeterli olmadığını, kuracakları derneklerle birlikteliği ve beraberliği artırıp köyleri yararına bir oluşum başlatmak istiyordu. Tigin’in de yardımıyla ilk önce her türlü hayvanı evcilleştirecekler sonrada henüz olgunlaşmamış meyveleri ve sebzeleri olgunlaştırıp sattıklarında bundan çok yüksek maddi kaynağa sahip olabileceklerini düşünüyordu. Haksızda değillerdi yaşları henüz küçüktü ama sahip oldukları düşünce gücünü kullanma yeteneği ile ülkelerinin ilerlemesi için çok büyük katkıda bulunacaklardı hem dünya hem de evrendeki diğer gezegenler adına. Karmaşık ama faydalı düşünceler arasında yolculuk yapan iki çocuk sabaha doğru uyku bastırınca uyumaya başladılar. Sabah kalktıklarında düşüncelerini köylerinin muhtarlarına anlatılar, muhtarlarda bu düşüncelere olumlu yaklaştı ve küçüklerin isteklerini yerine getirmeye söz verdiler. Hem Vatan hem de Ovalı köyünde iki dernek kurulmasına karar verildi. Birincisi hayvanları evcilleştirme derneği ikincisi de meyve ve sebze ihraç etme derneğiydi. Her iki köydeki derneğin yöneticileri olarak köyün muhtarları görev alacaklardı ama esas ve gerçek sorumluluk iki küçük çocuğun elinde olacaktı. Her iki kendilerinin sahip olduğu özelliklerin farkındaydılar fakat hiçbir kimsenin farkında olmaması gerektiği düşüncesinde birleşmişlerdi. Bu yüzden kimseye özelliklerini söylemeyecekler ve gizlice bu özelliklerini kullanacaklardı. Murat ve Gül muhtarlarla yaptıkları görüşmelerin ardından köyde başıboş dolaşan hayvanlar ile köyün etrafındaki dağlarda ve ovalarda dolaşan hayvanların tamamını bir barınakta toplayıp evcilleştireceklerdi. İlk önce bu düşünceleri gerçekleştirilecekti. Kutlu hayvanları toplamakla görevlendirilen muhtarlık personeli ile birlikte hareket ediyordu. Zorluk çıkaran, kaçan yada saldıran hayvanları onlarla konuşarak sakinleştiriyor ve uysal bir hale getiriyordu. Ama bu işlemi yaparken içten ve sessiz yapıyordu. Muhtarlık personeli de kendileri yapıyor sanıyordu. Bu şekilde köy içinde ve köy dışındaki bütün alanlarda başıboş ve saldırgan hayvanların hepsi bir günde toplandı ve bir barınağa yerleştirildiler. Bu aşamada hepsi Kutlu’nun etkisi ile zaten uysallaştırılmıştı ama Kutlu daha da ileri giderek onlarla kurduğu bağlantı aracılığı ile hayvanlara ne zaman ve nasıl davranacaklarını da öğretti. Hayvanların çoğunluğunu kedi ve köpek oluşturuyordu. Bu şekilde Vatan ve Ovalı köylerinde gerçekleştirilmek istenen ilk çalışma tamamlanmış oluyordu. Sırada planın ikinci aşaması vardı o da meyve ve sebze ile ilgili ikinci bölümdü. Vatan köyünde meyve ve sebze bahçeleri Ovalı köyüne göre çok daha fazla olduğu için derneği Vatan köyünde kurmaya karar verdiler. Yaklaşık olarak ürünün özelliğine göre on binlerce kilometre karelik kapalı ve açık bir alan bu amaç için ayrıldı. Bu arada ürünün paketlenip ihraç aşamasına ulaşabilmesi için küçük bir endüstride kurulmuştu. Paketleme, ilaçlama ve tanıtım gibi. Ürünler araçlarla Vatan köyündeki depolara getiriliyordu. Paketleme işlemine kadar süren evrelerin ardından ürünlere olgunluk özelliği Tigin tarafından gizlice bu süreçte veriliyordu. Hiç kimse meyve ve sebzelerin ham halinden olgun hale geldiğini bilmiyordu sadece Kutlu ve Tigin.
Dişlilerden oluşan çark dönmeye başlamıştı parasal kaynaktan her iki köye sağında onlarca sıfırı olan miktarda para girmeye başlamıştı. Köydeki Murat ve Gül muhtarlar elde edilen geliri köyleri için en küçük noktadan başlamak üzere kullanıyorlardı. Vatan ve Ovalı köylerinde gözle görülen somut değişiklikler oluşmaya başlamıştı. Köylere kültür merkezi, hastane, okul ve bilimsel araştırma geliştirme merkezleri kuruldu. Köyler daha önceki durumlarıyla karşılaştırıldıklarında sanki birkaç yüz yıllık bir gelişime uğramışlardı. Bu yapı ve düzen aylarca düzenli bir şekilde devam etti mevsimler gelip geçiyor tüm dünyada bu iki köy örnek olarak gösteriliyor ve bir çok gelişmiş ülkenin şehirleri tarafından da kıskanılıyordu. Doğal olarak Kutlu ve Tigin’de birkaç yaş alarak on iki yaşına gelmişlerdi.
Bu şekilde zaman ilerlerken her iki köy arasında bir kıskançlık ve birbirlerini çekememe şeklinde bazı kişiler arasında bir düşünce belirmişti. Bu kişiler daha çok Ovalı köyündeki işsiz ve eğitimsiz gençlerdi. Zamanlarını olumlu değerlendirebilecekleri bir uğraşıları ve faydalı bir işleri olmadıkları için bu düşünce yoluna girmişlerdi. Gerçekte birkaç yıl öncesine güne kültürel ve diğer bir çok alanda çok büyük değişiklik olmuştu. Bütün bu olumlu gelişime karşın bu gençler kendi köylerinde yapılan yeniliğe ayak uyduramamış ve sabit düşüncelerinin çizdiği sınırlar içinde hapis kalmışlardı. Belki de gençlerin bu şekildeki davranışlarının ve hareketlerinin sorumlusu olarak onlara gerçekleri öğretmeyen yada öğrenmeleri için olanak tanımayan ailelerini ve çevrelerini suçlamak gerekirdi. Ama sonuçta hangi açıdan ve nereden bakılırsa bakılsın bu gençlerin içinde bulunduğu olumsuz davranışlar söz konusuydu. Vatan köyüne zarar vermek isteyen on - on beş Ovalı köyü genci bir araya gelerek kendi aralarında bir plan hazırladılar. Planlarında Vatan köyünün can damarı sayılabilecek olan kültür merkezi, okul ve hastaneyi yakmak vardı. Bu planlarını uygulamaya koymak için uygun bir zaman olur gerekçesiyle hafta sonunu seçmişlerdi. Çünkü hafta sonlarında yakmayı istedikleri yerlerin daha az kalabalık ve savunmasız olacaklarını biliyorlardı. Mevsimlerden yaz mevsimiydi. Kutlu ve Tigin için sıradanlığın dışında bir durum söz konusu değildi ve her şey normal akışında devam ediyordu. Ovalı köyündeki on beş genç cumartesiyi pazara bağlayan gecenin saat 01:00’ında bindikleri kamyondaki benzin ve gazyağı bidonları ile Vatan köyüne doğru yola koyuldular. İlk önce içinde bilgisayar laboratuarı ve tiyatro salonu gibi merkezlerin bulunduğu kültür merkezine geldiler. Elektrik ve jeneratör bağlantısını devre dışı bıraktılar ardında da üç genç kamyondan indi. Görevli bekçiyi devre dışı bırakarak etkisiz hale getirdiler. Ellerini, ayaklarını ve ağzını bağlayıp içeride bir sütuna sıkıca ve kalın bir iple bağladılar. Arkadaşlarının kendilerine verdiği üç bidon benzini camını kırarak kapısından içeri girdiği kültür merkezinin her tarafına döktüler. Daha da etkili olur gerekçesiyle doğal gaz borularından birini de söktüler. Kültür merkezi için yapacaklarının ilk aşamasını tamamladıklarını belirtip dışarı çıkarken yanıcı bir maddeyi de atıp yangının başlamasını sağladılar. Kapıdan başlayan alevler hızla kültür merkezinin içlerine doğru ve üst katlara ilerliyordu. Yarım saat içinde alevler bütün kültür merkezini sarmıştı özellikle bilgisayar merkezindeki bilgisayar monitörleri bomba gibi patlıyordu. Yanan doğal gazın da etkisi ile gökyüzüne doğru uzanan alevler çok uzak mesafelerden görülebiliyordu. Yangın söndürücü sistemi alarm devresi elektrik olmadığı için devre dışı kalmıştı. Bu durumda sadece dışarıdan duyulan patlama sesi ile uyanan Vatan köylüler hemen muhtarı ve itfaiyeyi arayarak yangını haber verdiler. İyi organizeli ve kontrol altındaki itfaiye hemen kültür merkezinin bulunduğu alana muhtar ile birlikte ulaştı. Ancak itfaiyenin sahip olduğu kapasite kültür merkezindeki yangını söndürmek için yeterli değildi. Muhtar Murat, Ovalı köyünün muhtarı Gül’ü arayarak durumu kısaca anlattı ve yardım istedi. Özel frekanslı telsiz konuşmasının ardından hemen on beş dakikalık bir süre içinde Ovalı köyünün itfaiyesi Vatan köyündeki kültür merkezine ulaştı. İki itfaiye grubu Vatan köyünün gelişimi için temel yapı taşlarından biri olan kültür merkezindeki yangını üç saat içinde tamamen kontrol altına alarak söndürdüler. Ama artık kültür merkezindeki hiçbir şey eskisi gibi değildi. Yüzde seksene yakın bir kısmı içindeki cihazlarla birlikte yanmış ve kül olmuştu. İki itfaiye grubu yapabilecekleri görevlerini gönül rahatlığı ile tamamlamış olduklarından emin olarak geri dönecekleri sırada telsizlerine gelen iki yangın haberi ile daha da hareketlendiler. Diğer yangın haberleri okul ve hastaneden gelmişti. Su, köpük ve özel bazı madde takviyesi yapan itfaiye gruplarından biri okula diğeri ise hastaneye doğru son sürat yola koyuldular. Bütün bu aşamaların oluşumu sırasında güvenlik birimleri de yangını çıkanları yakalamak için hemen harekete geçmişti. Vatan köyünün giriş, çıkışı ve bütün noktaları kontrol altına alındı. Kültür merkezi devre dışı kalmıştı ancak okul ve hastane için hemen yangın başlangıcında harekete geçen itfaiye duruma müdahale etmeyi başarmıştı. Hastane ve okulda alevler daha hiçbir alana yayılmadan hemen söndürülmüştü. Vatan köyündeki durumun geleceği için güvenlik birimi bir çok kamusal alanı göz altına almıştı. En okulda çıkardıkları yangından sonra sorumlu gençler kullandıkları kamyonu ve tüm araç gereçleri de yakarak köyün içinde farklı farklı alanlara kaçarak izlerini kaybettirmeye çalıştılar. On beş gencin her biri farklı bir yere saatin sabaha doğru 05:00’ı gösterdiği bir sırada kaçtılar. Gece karanlığında özellikler fark edilmemek için Vatan köyünün üst kısmındaki dağda bulunan mağaralara doğru kaçarak saklanmışlardı. Güvenlik görevlileri gece karanlığı ve sessizliği de olsa yardımcı birimleri ile köpekleriyle kaçanların izlerini sürmeye başlamışlardı. Özellikle iz süren köpekler ve hassas elektronik algılayıcılarla donatılmış elektronik devreler aracılığı ile köyün dışındaki dağda bulunan mağaralara kadar geldiler. Yangını çıkaran gençler üçer dörder farklı mağaraların farklı bölümlerine saklanarak izlerini kaybettirmeye çalışmışlardı. Ancak bu istekleri kendilerini takip ederek saklandıkları yerleri bulan güvenlik görevlilerin başarısı ile son bulmuştu. Mağaraların içinde ilk önce hepsine teslim olması çağrısında yoksa güç kullanılacağı duyurusunda bulunuldu. Gençler bu çağrıya uydular ve saklandıkları yerlerden çıkarak güvenlik görevlerinin bulunduğu noktaya kadar gelerek teslim oldular. Bu şekilde on beş teslim oldu hepsinin elleri kelepçelenerek emniyet merkezine getirildiler. İlk aşamada kendilerinden neden böyle bir davranışta bulundukları sorusunun yanıtlanması istendi. Hepsi söz birliği etmişcesine Vatan köyünü kıskandıklarını ve bu düşüncelerinden dolayı böyle bir eylem yaptıklarını söylediler. Suçlarını itiraf etmelerinin ardından hak ettikleri cezalarını çekmeleri için gerekli işlem yapıldı ve ardı ardına gerekenler yerine getirildi.
Diğer yandan dünya dışında Ulus ve Sıra gezegenlerinin yöneticileri Gülizar ve Deniz yeni plan oluşturma konusunda daha önceden anlaşmışlardı. Seçtikleri iki çocuğu ve köylerini zor durumda bırakacakları bir plandı bu. Uygulamaya koyacakları plandan Kutlu ve Tigin’i haberdar etmemişlerdi. Dünya’da zaman gece yarısını geçip sabahın şafağına doğru adım adım ilerlerken teknolojik birikimlerinden faydalanılarak yapılan bir göktaşı oldukça yüksek sayılabilecek bir hızla atmosferden girdi. Ancak bu andan itibaren hızı yavaşladı ve Vatan köyündeki neredeyse hiç bilinmeyen bir alana iki dağın arasındaki bir ovaya düştü. Düştüğü yerine bir oyuk ve çukur şekilde açarak toprağın altına yaklaşık on metre kadar indi. Ardından da üstü yine ovada bulunan toprak ile kapandı. Dışarıdan gelip bakacak bir kişi için anormal hiçbir durum söz konusu değildi. Çünkü göktaşının girdiği ovanın üstü normal yapısında ve doğallığındaydı. Böylece Gülizar ve Deniz planlarının ilk aşamasını gerçekleştirmiş oldular. Bundan sonraki adım görevini göktaşı içindeki bilgisayar gerçekleştirecekti. Bu oluşumun ardından sabahın ilk saatlerine ve aydınlığına ulaşıldı. Göktaşı içindeki bilgisayarın kontrolü aracılığı ile sadece sebze ve meyvelerin oluşumunu engelleyecek ancak canlılara zarar vermeyen kimyasal bileşenler her iki köye doğru yer altından ilerlemeye başladı. Toprağın altında kökü bulunan tüm ürünler bu durumdan çok kötü ve olumsuz bir şekilde etkileneceklerdi. İlerleyişi kontrol altında olan kimyasal bileşenler bütün köklerden başlayarak bütün tarımsal ürünlerin toprağın üstünde bulunan dallarına ve ürünlerine kadar ilerleyişini sürdürdü. Yaklaşık olarak iki – üç saat gibi kısa bir süre içinde her iki köyün bütün tarımsal ürünleri etki ve kontrol altına alındı. Artık sabah havanın iyice aydınlanması ile kendisini belirginleştirmişti. Ovalı köyünde meyve bahçelerine ve tahıl tarlalarına giden köylüler durumun olumsuzluluğunu hemen fark ettiler. Sadece belli bir bölgedeki bir ürün topluluğunda değil bütününde durumun aynı olduğunu gördüler. Meyve bahçelerine gidenlerde aynı şeyi görünce hızlı ve koşar adımlarla muhtarları Gül’e durumu anlattılar. Gül yanına kadar gelen köylüleri büyük bir dikkat ile dinledi. Sonunda sadece kendi köyleri olan Ovalı köyünde mi yoksa Vatan köyünde de durum aynı mı değil mi diyerek muhtar Murat ile bağlantı kurdu ve ondan da aynı durumu belirten yanıtları alınca bunun bir doğa olayı olduğu sonucuna vardı. Ancak çaresiz ve çözümsüz kalmak istemiyordu hemen bağlı bulunduğu ildeki ziraat mühendisleri ile bağlantı kurdu. Mühendisler köye geleceklerdi. Köylülere durumu anlattı ve ziraat mühendisleri gelinceye kadar tarımsal ürünlerle hiçbir fiziksel temas yapılmaması gerektiğini çevresine anlattı. Köylülerde muhtarları Gül’ü dinleyip mühendisler gelinceye kadar beklemeye ve tarlaları ile bahçelerine gitmemeye karar verdiler. Her iki köyün muhtarı ve köylülerin telaşından Kutlu ve Tigin’de kısa bir süre içinde haberdar oldular. Tigin cisimleri kontrol edebilme özelliğini kullanarak bu olumsuz durumu bir yonca yaprağı üstünde denemek istedi. Kutlu’da yanında olduğu bir halde yonca yaprağındaki doğal olmayan bütün bileşenlerin yok olmasını düşündü. Bu düşünme süresi iki dakika kadar sürdü ama sonuçta değişen bir şey olmamıştı. Yonca yaprağının olumsuz ve doğal olmayan görünüşünde herhangi bir değişiklik olmamıştı. Ancak Tigin hemen pes etmedi bir kez daha fakat daha güçlü bir şekilde yeniden denedi. Bu süreç akışı içinde Kutlu’da Tigin’i dikkatle izliyordu. Süreç sona erdi durumun belirtisi ilk deneme ile aynıydı. Bu durumda sahip oldukları doğaüstü özelliklerinden olumlu bir şekilde faydalanamamanın üzüntüsü ile yonca yaprağı dolu tarladan ayrıldılar. Birlikte Vatan köyündeki Kutlu’nun evine gelip çözüm bulma düşünceleri içinde çırpınıp boğuluyorlardı. Her ikisinde de acaba bu durumu kendilerini izleyen gezegendekiler mi yaptı diye düşünüyorlardı. Bu düşüncelerini doğrulayacak hiçbir kanıtları yoktu fakat durumun böyle olmasından şüpheleniyorlardı. Ancak bu aşamada pratikte yapabilecekleri bir şey yoktu. Binlerce düşünce içinde bocalayıp yan yana iki koltukta sabahı uyumadan getirdiler. Sabahın oluşu ile birlikte ziraat mühendisleri de her iki köye geldi. Yanlarında her iki köyün muhtarı, Kutlu, Tigin ve köy halkı olmak üzere bütün tarımsal alanı gezerek incelediler. Mühendisler ilk tespitlerini yerin altından gelen kimyasal olarak belirttiler. Ancak bu tespitlerine neden olacak bir olguya rastlamamışlardı. Köyün muhtarlarıyla son bir – iki ay içinde köylerinde olağan olmayan bir durumun olmadığını öğrendiler. Ancak yanlarında getirdikleri kontrol ve ölçü cihazlarıyla tarımsal ürünlerin köklerine devamlı olarak aralıksız bir şekilde kimyasal madde akımını tespit ettiler. Kontrol ettikleri bütün tarımsal ürünlerin köklerine aynı miktarda ve hızda kimyasal madde akımını belirlediler. Mühendisler bu ilk aşamadan sonra, kimyasal maddelerin kaynağını bulmak için çalışmaya başladılar. Köylerdeki en büyük ve en yaşlı ağacı referans olarak aldılar. Bu ağaç bir çınar ağacıydı. Kökleri onlarca metre yeraltına kadar iniyordu. Köklerinde yapılan çalışmalar sonunda kimyasal madde akımının hangi yönden geldiği kısa bir sürede anlaşıldı. Mühendisler kendilerini izleyen meraklı bakışlarla çalışmalarına devam ettiler. Birkaç yüz metre yürüyerek geçtiler ama kaynağa ulaşamadılar. Bu sırada muhtar Gül, mühendislere beklemelerini ve traktör çağırdığını söyledi. Mühendislerden yürümekten yorulduklarını ve teşekkürlerini ilettiler. Yarım saat sonra arkasında kasası da bulunan bir traktör geldi. Kontrol cihazlarını traktörün kasasına koyarak kendileri de kasaya bindiler. Kontrol bundan sonra araç üstünden yapılacaktı. Yüzlerce metre ilerliyorlar ama kaynağa ulaşamıyorlardı. Traktörün bulunduğu konumdan yaklaşık olarak iki kilometre ötede iki dağ arasında bir vadi olduğunu ve gerisinin ise dağın kendisi olduğunu öğrendiler. Bu durum karşısında mühendisler en fazla iki kilometrelik yolları kaldığını bu aşamadan sonra işlerinin çok zor olduğunu doğru tahmin etmişlerdi. Sözü geçen iki kilometreyi geçip vadiye ulaştılar. Gerçektende kaynağa ulaşmayı başarmışlardı. Bütün kontrol ve araştırma cihazları toprağın on metre altını gösteriyordu. Kimyasal madde akımını oluşturan kaynağı bulmuşlardı. Ellerinde cihazlarla bu maddenin dünyada bulunmayan ve uzaydan gelen bir göktaşı olduğunu anladılar. Sıra bu maddeyi dışarı çıkarıp kimyasal madde akımını kesme ve incelemeye gelmişti. Ancak ilk gelişlerinde bu şekilde bir oluşum ile karşılaşacaklarını tahmin etmedikleri için İstanbul’da görev yaptıkları Atatürk Üniversitesi’nden araç ve yardım istediler. Telsiz frekanslarına binen sinyaller en geç bir hafta içinde kendilerine istedikleri malzemelerin gönderileceği şeklindeydi. Malzemeler gelinceye kadar köyde kalacaklardı. Bulundukları ovadan ayrılarak akşamın kendini belirginleştirmeye başladığı Vatan köyündeki misafirhaneye geldiler. Mevsimin yaz ve havanın çok sıcak oluşunun da etkisi ile sabaha kadar her konuda sohbet ettiler. Ziraat mühendisleri daha öncede birkaç defa köy ziyaretlerinde bulunduklarını ama ilk defa bir köyde gece geçirdiklerini muhtara söylediler. Vatan köyünün muhtarı Murat köy yaşamı hakkında mühendisleri bilgilendiriyor ve sorduklarını yanıtlıyordu. Dört günü bu şekilde köyde gezerek ve araştırarak geçirdiler. Beşinci günün sabahı Atatürk Üniversitesi’nden gönderilen araçlar Vatan köyüne geldi. Hemen ovaya gök taşının bulunduğu alana gelen araçlarla birlikte geldiler. Vinçlerle ve delicilerle göktaşını büyük bir gürültü ve toz duman içinde bulunduğu yerden çıkardılar. O herkes ilk defa bu kadar büyüklükte bir gök taşı görüyordu. Gelen araçların yaptıkları incelemeler ışığında göktaşının merkezinde elektronik olarak kontrol edilen kimyasal madde deposunu keşfettiler. Ancak bu merkez dış çevreden beş metre kadar uzaktaydı. Ve göktaşının içindeki bu maddelere sahip oldukları cihazlarla ulaşmaları mümkün değildi. Bu yüzden göktaşını olduğu gibi hiçbir zarar vermeden bir kamyonla tren istasyonuna taşıdılar. Göktaşı trenle İstanbul’daki Atatürk Üniversitesi araştırma laboratuarına gidecekti. Gerekli hazırlıklar ve işlemler yapıldı Göktaşı ile birlikte muhtar Murat, mühendisler ve Kutlu ile Tigin İstanbul’a doğru yola koyuldular. Tren İstanbul’a doğru ilerliyordu. Yolculuk sırasında her iki köy ile de telsiz bağlantısı sürekli açık tutuluyordu. Köylüler göktaşının toprağın üstüne çıkarılışından sonra bütün tarımsal ürünlerin eski yapısına ve doğallığına döndüklerini söylüyorlardı. Mühendisler köylülere karşı görevlerini yerine getirmişlerdi bundan sonra sıra bu göktaşının içini inceleyerek yapısı ve oluşumu hakkında bilgi sahibi olmak istiyorlardı. Trenle yapılan iki günlük yolculuğun ardından Atatürk Üniversitesi araştırma laboratuarına göktaşını yerleştirdiler. Bilgisayar, elektronik, elektrik, makine, biyoloji ve jeoloji mühendisleri profesörlerinden oluşan mühendis grubu göktaşını her yönü, yapısı ve oluşumu ile inceliyorlardı. İlk olarak dünyada bulunmayan bir çok element keşfettiler. Ayrıca bu elementlerin atom yapısı da ders kitaplarında dünyalılara öğretilenlerinden çok farklı idi. Atom çekirdeğindeki nötronun etrafındaki proton ve elektronların yapısı çok farklıydı. Profesörler bu konuda sanki ilk defa alfabeyi öğrenmişler gibi sevinçliydiler. Lazer ışılarının delici gücü ile göktaşı parça parça olmuştu ve merkezine ulaşılmıştı. İçinde bir flash bellek boyutunda bir bilgisayar ve kimyasal madde içerden bir bölüm bulunuyordu. Bütün kimyasal maddenin kontrolü bu minicik boyutlardaki bilgisayar aracılığı ile yapılıyordu. Bilgisayarın donanımının ve içindeki yazılımın nasıl bir kontrol yaptığı çözülmeye çalışılıyordu. Normal ve bilinen algoritmalarla bir sonuca ve çözüme ulaşamadılar. Sanki normal bir algoritmadan çok şifreli kodlarla oluşan bir yazılım gibiydi. Bilgisayardan dışarı her hangi bir kablo bağlantısı bulunmuyordu. Radyo frekansı ile kimyasal madde kontrolü yapılıyordu. Bir adım öteye gittiğimizde kimyasal maddede de bir alıcı devresi bulunmuyordu. Radyo frekansı ile direkt olarak kimyasal maddenin atom yapısının içi kontrol ediliyordu. Gönderilen sinyaller ile elektron, proton ve nötron sayısı değiştirilerek maddeye istenen rota ve yol verilebiliyordu. Böyle bir teknoloji dünyada yoktu. Bu durumda bu keşif dünyalılar için uzaylıların ne kadar ileri bir teknolojiye sahip olduklarının açık bir simgesiydi. Mühendislerin yapmış oldukları bu çalışmaları Kutlu ve Tigin’de takip ediyordu. Çalışmaların son aşamasına gelindi ve yapılan araştırmaların sonuçları rapor halinde sunuldu. Ardından günlük çalışmalar başlarken muhtar Murat, Kutlu ve Tigin geldikleri gibi İstanbul’dan ayrıldılar. Yorgunluklarının etkisinden olacak bu defa tren ile değil şehirlerarası otobüslerle köylerine doğru yola koyuldular. Yaklaşık olarak on üç saatlik bir sürenin sonunda köylerine ulaştılar. Köye ulaşır ulaşmaz Kutlu ve Tigin yol yorgunluğunu üstünden atmak için evde dinlenirken muhtar Murat dinlenmeyi düşünmeden bütün tarlaları ve bahçeleri dolaşmaya başladı. Bütün tarım ürünleri üstlerindeki olumsuzluktan arınmış olarak oldukça sağlıklı ve verimli görünüyorlardı. Gecenin ardından gelen sabah ile Tigin, Kutlu’nun yanına geldi. İstanbul’da gördüklerini ve yaşadıklarını tartışıyorlardı.
Kutlu : “Çok ilginç ve daha önce hiç bilmediğimiz şeylerle karşılaştık, öyle değil mi?” dedi.
Tigin : “Doğru söylüyorsun, söylediğin gibi.” dedi.
Kutlu : “Yalnız ben bir şeyden şüphelendim Tigin” dedi.
Tigin : “Nedir? Neden şüpheleniyorsun?” dedi.
Kutlu : “Sanki, benim düşünceme göre o göktaşını bizi kontrol eden gezegenler gönderdi”.
Tigin : “Doğru söylüyor olabilirsin ama eğer yanlışsa bile hiç kimse doğruyu bilmemeli yoksa köylerimizde kargaşa çıkar ve onlarla bağlantılı olduğumuz için bize ceza verebilirler” dedi.
Kutlu :” Doğru ama merak etme bu durumu ve bizim içinde bulunduğumuz durumu sadece sen ve ben biliyoruz , başka hiçbir kimse değil” dedi.
Tigin : “Pekala bu durumu böylece geçiştirdik fakat neden tarımsal ürünlerimize zarar vermek istemiş olsunlar ki, bunun mantıklı bir açıklaması olması gerekir” dedi.
Bu konuşmalar sürerken tam o anda Gülizar ve Deniz devreye girdi. Çünkü kendileri sürekli olarak Kutlu ve Tigin’den haberdarlardı. Gülizar, Kutlu’ya
: “Sizin sınamayı ve bilginizi artırmak için bu uygulamayı yaptık” dedi.
Kutlu : “Ama ya insanlar ve hayvanlar zarar görseydi” dedi.
Gülizar : “Merak etmeyin kimyasalların bütün tarımsal ürünlere bulaşmasının ardından hiçbir canlı onlardan yemeyecekti çünkü bu durumu garanti altına almıştık. Boş yere ve gereksiz düşünceler içindesiniz” dedi. Bu anda söze Tigin girerek
: “Yinede hoş bir şey değil bizi sınamak için ürünlerimize zarar vererek değil bize matematik problemi vererek de aynı sonuca ulaşabilirdiniz” dedi.
Gülizar : “Yanılıyorsun daha yapılmamış, düşünülmemiş ve uygulanmamış şeyler yapmak zorundayız yoksa bütün bu aşamaları geçip nasıl gezegenlerimize yönetici olabilirsiniz?” dedi.
Tigin : “Pekala öyleyse” demekle yetindi.
Ertesi gün Tigin olup bitenlerden ve haberleşme içinde bulunduğu canlıları Ovalı köyünün muhtarı Gül’e anlattı. Gül de hiç beklemeden Vatan köyünün muhtarı Murat’ı arayarak gizlenmiş her şeyi anlattı. Kutlu ile Tigin arasındaki anlaşmayı Tigin bozmuştu. Muhtarlar arasında ve köyün ileri gelenleri ile Kutlu ve Tigin’in geleceklerini sorgulamak için bir toplantı yapıldı. Toplantı sonunda başlarına böyle bir sorunun gelişinden Kutlu ve Tigin sorumlu tutuldu ve her iki çocuğun beş yıl her iki köye girişi yasaklandı. Köyden sürüleceklerdi. Bunun içinde köylere giriş noktaları sürekli gözetim altında tutulacak ve Kutlu ile Tigin’in girişine izin verilmeyecekti. Alınan karar gereğince anneleri ve yakınları ile vedalaşmaları için bir günlük süre verildi. Kutlu ve Tigin kendilerine verilen bu süreyi sonuna kadar kullandılar ve ertesi sabah muhtar Murat ve Gül’ün kontrolü altında her iki köyden yaklaşık otuz kilometre uzaklıktaki düz bir alana traktör ile getirilip bırakıldılar. Her iki çocuk dağlarda beş yıl geçireceklerini hesaplamış ilk aşamada yanlarına temel gıda ürünlerini ve araçlarını almış ek olarak da bazı tahılların tohumlarını almışlardı. Köyden uzaklaştırıldıkları için üzülmüyorlardı ama okula gidemeyecekleri ve beş yıl verecekleri mecburi bir aradan dolayı üzülüyorlardı. Kendilerini bulundukları yere bırakan köylülerden ayrıldıktan sonra uzun sürgün maratonu başlamış oluyordu. Yaz mevsimi olduğu için geceleri yatma yeri bulmak ve üşümek gibi bir sorunları yoktu ve olmayacaktı. Ancak sonbahar ve kışın bu durum kendileri için çok büyük bir sorun yaratacaktı. Bunun bilincinde ve farkında olarak gelecek o soğuk, yağışlı ve karlı günler için şimdiden önlem almaya başlamayı düşünüyorlardı. Ailelerinin yanında olmayı isteyerek ama olmadığı ilk geceyi sabaha kadar karşılıklı konuşarak ve tartışarak geçirdiler. Sabahın anlamadıkları kadar kısa bir sürede gelişlerinin ardından kendileri için en büyük sorun olarak gıda ihtiyaçları değil su bulmak olduğunu biliyorlardı. Tekrar o anda bulundukları noktada buluşmak üzere su kaynağı bulmak ayrıldılar. Kutlu kuzeye ve doğuya, Tigin ise güneye ve batıya doğru köy sınırlarına kadar hiç bilmedikleri bu alanda su bulma araştırması yapacaklardı. Saatler ilerledikçe ve öğleye yaklaştıkça birbirlerinden gittikçe uzaklaşıyorlardı. Kutlu kuzey doğu yönünde ve bulundukları ilk konumdan yaklaşık beş kilometre uzaklıkta bir tatlı su kaynağı bulmayı başarmıştı. Tigin ise bir su kaynağı bulamamış ve bulamadıkça sinirlenerek daha da uzağa ve güney batıya doğru gittikçe ilerlemişti. Kutlu geri dönerken tekrar geldiklerinde zorluk çekmemeleri için yola ağaç dalları ve yaprakları ile işaret koyuyordu. İlk bulundukları noktaya geldi, geldiğinde Tigin yoktu. Akşamın ilk saatlerine ve havanın kararmaya başlaması sürecine kadar bekledi ancak Tigin gelmeyince başına bir şey gelmiş olabileceği şüphesi ile korktu. Beklediğinden çok uzunca bir süre sonra Tigin üzgün üzgün geldi ve durumu Kutlu’ya anlattı. Kutlu, Tigin’e üzülmemesini ve kendisinin bir tatlı su kaynağı bulduğunu söyledi.
Kutlu : “Tigin seninde fikrini almak isterim bence bütün eşyalarımızla beraber bulmuş olduğum o su kaynağının yanına gidip yerleşelim, ne dersin?” dedi.
Tigin : “Doğru söylüyorsun Kutlu. Ben de öyle düşünmüştüm. Şu gidelim diyeceğim ama hava karanlık yarın sabahın ilk saatlerinde o dediğin yere gidelim” dedi.
Kutlu : “ Tamam Tigin. Ben de senin gibi düşünüyorum” dedi.
Ailelerinden ve köyden uzakta ikinci gecelerini geçireceklerdi. Öylede oldu bir önceki gecenin uykusuzluğunu doyasıya çıkardılar ve sabahın şafağına kadar derin derin uyudular. Her ikisi de uyandığında geçen geceden anlaştıkları gibi eşyalarını yanlarına alarak birlikte Kutlu’nun bulmuş olduğu yere doğru yürümeye başladılar. Eşyalarının fazla oluşu ve ağılığından dolayı sık sık duruyor dinleniyor ve belli bir süre sonra tekrar yola devam ediyorlardı. Tigin, Kutlu’ya yürüdükleri yolda belli aralıklarla dik olarak bırakılmış ağaç dallarını ve üstündeki çoklu yaprakların ne olduğunu sordu. Kutlu da yolu daha kolay bulabilmeleri amacıyla kendisinin koyduğunu söyledi.
Uzunca ve yazın terletici güneşi altında sonunda istedikleri noktaya ulaştılar. Oldukça susamışlardı ve yorulmuşlardı. Susuzluklarını kaynaktan buz gibi çıkan soğuk sudan içerek oldukça tatminkar bir şekilde giderdiler. Ardından hemen su kaynağının yanı sayılabilecek oturmak ve kalmak için uygun bir alana eşyalarını bıraktılar. Yapacakları ilk işin üstü ve etrafı kapalı bir kulübe yapmak olduğu fikrinde birleştiler. Yanlarında lazım olacak gerekçesiyle getirdikleri testere ve çekiç yardımıyla kalın, ince, uzun ve kısa demeden her boyutta dalları kestiler. Kestikleri hep bir alanda topladılar şimdi bunlardan kulübe yapacaklardı. Yanlarında toprağı daha etkili ve derin kazmak için bel yada balta yoktu bu yüzden dolayı çekiçten başka kullanabilecekleri bir araçları da yoktu. Ayrıca dallar arasında bağlantı sağlamak için çivi yada vida gibi malzemeleri de yoktu. Bu malzemelerin görevini uzun köklü ve gövdeli kalın yabani dağ otları ile yapmayı düşünüyorlardı. Sırada bu otları bulmak ve toplamak vardı. Yine çekiç ve bıçaklarının yardımı ile istediklerini iki üç saatlik bir süre boyunca yaptılar. Artık topladıklarının tamamını aynı alanda bir araya getirmişlerdi sırada bu ürünlerden oluşacak kulübeyi yapmak vardı. Her ikisi kalem ile bir kağıda kaba taslak yapacakları kulübenin detaylarını çizdiler. Sonra da bu kağıdı referans alarak kulübeyi oluşturmaya başladılar. Kulübelerinde bir oda, bir depo, bir mutfak ve birde ihtiyaç giderme bölümü olacaktı. İlk önce derinliği bir metreyi bulacak şekilde onlarca çukur açtılar. Bu çukurları temel olarak kullanacaklardı. Açtıkları çukurlara en uzun ve en kalın dalları yerleştirip etrafındaki boşlukları taş ve toprakla doldurdular. Dalların boyları yaklaşık iki buçuk metre kalınlıkları ise on on beş cm. yi buluyordu. Bu yerleştirme işlemi sırasında dallarda fazla derin olmayan oyuklarda açmışlardı. Bu oyuklara diğer uzun dallarıda yerleştirerek duvar görevi yapmasını sağlayacaklardı. Dikey konumda yaklaşık yüz yirmi tane dal vardı. Duvar görevi yapacak dalları açtıkları oyuklara yabani otlarla bağlayarak kaba inşaatı oluşturmaya çalışıyorlardı. Başka bir deyiş ile kaba duvar yapısı oluşturuldu. Yaptıkları alanı bölümlere de ayırdılar. Sırada çatıyı oluşturmak vardı. Boyları çatıyı oluşturmak için uygun değildi. Bu durumu daha önce düşünmemiş değillerdi fakat çözüm buluruz diye önemsememişlerdi. Gerçektende diledikleri gibi oldu kısa sürede bir merdiven yaparak çözümü buldular. Merdivenin en üstünde boyu Tigin’e göre biraz daha uzun olan Kutlu duruyordu. Çatıyı bir piramit gibi değil düz olarak yapıyorlardı. Tigin aşağıdan dalları uzatıyor Kutlu’da kendisine verilen dalları enlemesine ve boylamasına birbirleri ile doksan derecelik açı yapacak şekilde dikey dalların üstünde yabani otlarla birleştiriyordu. Bütün çatıyı yaklaşık yüz yirmi uzun dal ile tamamladılar. Çatıdaki dalların arasındaki boşlukları yine etraftan topladıkları diğer dal, yaprak ve yabani otlarla kapattılar. Her ikisi de çok yoğun ve yüksek tempolu bir çalışma gününü tamamladılar. Temel yapısını tamamladıkları kulübelerinde günün sonundaki ilk akşamını geçireceklerdi. Henüz tabanı oluşturmadıkları için sert ve düz olmayan zeminde uyuyacaklardı. Ama kendileri bu durumu çoktan kabul etmişlerdi. Oturdukları yerde yorgunluklarının verdiği bitkinlik ile gözlerini kapatıp uyumaya başladılar. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamışlardı. Zaman gece yarısını az geçerken birden kulübenin dışından derin derin ve yüksek genlikli sesler duydular. Sesler o kadar yüksek idi ki uykularından uyandılar her ikisi dışarı çıktığında ay ışığından çok net bir şekilde seçilen dört domuz gördüler. Hemen ayaklarının altında bulunan taşları ve irili ufaklı dal parçalarını bu davetsiz misafirlere attılar. Ayrıca yanlarındaki mumları da yakarak domuzları korkutup bulundukları yerden ve kulübenin dışından koşarak kaçmalarını başardılar. Kutlu ve Tigin henüz çocuk olduklarından çok korkmuşlardı. Ama başarı duyguları arasında tekrar kulübelerine girerek kaldıkları yerden devam etmek üzere uyumaya başladılar. Tigin hemen yanında yatan Kutlu’ya dönerek
: “Bu duruma bir çözüm bulmamız lazım, bu domuzların ne zaman gelecekleri belli olmaz” dedi.
Kutlu : “Doğru söylüyorsun Tigin bende bu durumu düşünmedim değil” dedi.
Tigin : “ Bence kulübenin dış kısmının bir yerine şöyle üç – dört metre derinliğinde ve iki – üç metre genişliğinde bir çukur açalım üstünü de dallarla otlarla yiyeceklerle kapatalım. Bunları yemek için gelen domuzlara ne olacağını söylememe gerek yok herhalde, çukurun dibini boylayacaklar, ne dersin?”
Kutlu : “Çok güzel ama klasik bir fikir, benim aklıma da başka bir şey gelmiyor. Bence de düşündüğünü yapalım. Ama bahsetmiş olduğun çukuru açmamız epeyce zamanımızı alır herhalde?” dedi.
Tigin : “O halde tamam şimdi uyuyalım, yarın çok yoğun ve yorucu işimiz olacak” dedi.
İki küçük arkadaş bu konuşmaların ardından ağır ağır uyumaya başladılar ve ertesi sabahın şafağına ulaştılar. İlk olarak uyanan Kutlu oldu. Tigin’i de kaldırdı ve ikisi normal sabah temizliği ve kahvaltıdan sonra akşam konuştukları çukuru açmak için hazırlıklara başladılar. İlk olarak çekiç ve testere yardımı ile sert, kalın ve uzun dal parçalarından dört tane bel dört tane de kazma ve dört tanede kürek yaptılar. Böylece yapacakları iş için gerekli olan en az malzemeleri yaptılar. Kulübenin dışındaki düz bir alanı çukur için seçtiler ve kazmaya karar verdiler. Her iki birde yarım metre kadar kazdı ve sonra Tigin kazdıkları alanın dışına çıktı, Kutlu ise kazmaya devam etti. Kutlu kazıyor, kazım sırasında çıkan toprak, taş ve yer bitkilerini kürek ile çukurun dışına atıyordu. Tigin de Kutlu’nun attıklarını ayrıştırıyor ve dışarıdan yardım ediyordu. Bu şekilde aralıksız olarak üç saat çalıştılar. Bu sürenin sonunda
Kutlu : “Ben çok yoruldum Tigin, çukurdan çıkıp biraz dinlenip su içeyim” dedi.
Tigin : “Tamam Kutlu biraz bekle merdiveni getireyim yukarı çıkarsın” dedi.
Kutlu : “Tamam bekliyorum” dedi.
Kısa bir süre sonra Tigin dallardan yapılmış merdiveni çukurun içine uzattı ve Kutlu da çukurdan dışarı yukarı çıktı. Kutlu’nun yorulduğu belirgin bir şekilde belliydi üstelik yaz mevsiminin hem de tam ortasında. İkisi birlikte kulübeye girdiler. Güneşi görmeyen bir köşede soğuk su içip yaklaşıp yarım saat kadar dinlendiler. Bu sürenin sonunda;
Kutlu : “Tigin ben yeterince dinlendim, yorgunluğumu atlattım” dedi.
Tigin : “Tamam öyleyse zaten ben de senin kadar yorulmamıştım” dedi.
Kutlu : “Öyleyse kaldığımız yerden işimizi yapmaya devam edelim” dedi.
Tigin : “Olur” dedi.
… ve kaldıkları yerden birlikte işlerine devam etmeye başladılar. Akşama kadar yavaş yavaş çalışarak daha konuşmuş oldukları boyutlardaki çukurun tamamladılar. Kutlu tekrar merdiven aracılığı ile çukurdan çıktı. Geriye çukurun üstünü kapatmak kalmıştı. İstediklerini yaptılar ve çukur işini tamamladılar. Daha sonra yanlışlıkla çukura kendilerinin düşmesini engellemek için bulundukları yere dikkatlice baktılar ve yerini ezberliyerek oradan ayrıldılar.
Diğer taraftan Kutlu ve Tigin’in durumundan haberdar olan Gülizar ve Deniz kendi aralarında iki çocuk hakkında konuşuyorlardı. Onlara verilen beş yıllık cezadan kendilerini sorumlu tutuyorlardı. Bu duruma bir çözüm bulmayı ve çocukları içinde bulundukları ceza ortamından nasıl kurtaracaklarını tartışıyorlardı.
Gülizar : “Deniz, bence beş yıl bu çocukları Ulus ve Sıra gezegenlerimize alalım beş yıl tamamlandığında ise Türkiye Cumhuriyeti topraklarına ve köylerine geri gönderelim” dedi.
Deniz : “Olur Gülizar benim için uygun hiçbir sakıncası yok” dedi.
Gülizar : “Tamam öyleyse bir araç ile dünyaya onların köylerine, Kutlu ile Tigin’in bulunduğu kulübenin yanına gidelim” dedi.
Ulus gezegeninde bulunan Gülizar ve Deniz hazırlanan uzay aracı ve görevlileri ile dünyaya saniyeler bazındaki bir sürede ulaştılar. Kulübenin yanına hiçbir işitsel kaynağın fark edemeyeceği bir şekilde indiler. Ancak görsel olarak değil çünkü milyarlarca renkten oluşan bir şöleni andıran görsel öğelerle araç inmişti ve Kutlu ile Tigin tarafından da fark edilmişti. Araçtan ilk önce Gülizar ardından da Deniz çıktı ve kendilerini kulübenin kapısında bekleyen Kutlu ile Tigin’in yanına kadar geldiler. Deniz her iki çocuğa onların neden ceza aldıklarını ve neler olup bittiğinden haberleri olduğunu ve kendilerini sorumlu olarak gördüklerini kısa bir şekilde anlattılar. Kutlu ve Tigin de sevinerek yöneticilerin istekleri doğrultusunda uzay aracına doğru yönelerek bindiler. Kutlu ile Tigin kurtulacakları için çok sevinçliydiler ama diğer taraftan büyük zorluklar ve uğraşılar vererek yaptıkları kulübelerini ve açtıkları çukur için üzülüyorlardı.
Saatlerle ölçülebilecek bir süre sonundaki evrendeki yolculukları bitti ve sonunda Ulus gezegenine ulaştılar. Kutlu ve Tigin’den bu andan itibaren Gülizar sorumlu olacaktı. Ulus gezegeninin ana uzay üssünden yönetim tesislerine yanlarındaki görevli kişi ile gelen iki çocuk burada kendilerine gösterilen bölüme geçtiler. Gülizar, Ulus gezegenine ulaştıkları anda Kutlu ve Tigin’e birer haberleşme cihazı vermişti sürekli olarak işitsel ve görsel olarak birbirleri ile haberleşme içindeydiler. Kutlu’nun kolundaki cihaza gelen sinyaller kendilerinin iki gün dinlenmeleri gerektiğini sonrada vücut dirençlerini arttırmak için değişik ve şimdiye kadar gitmedikleri ve bilmedikleri bir yere gideceklerini söylüyordu. Sinyallerin kendilerine ulaştıkları andan itibaren Kutlu ve Tigin’i büyük bir merak ve heyecan almıştı. Ama ilk defa ve şimdiye kadar görmedikleri bir ortama hem de başka bir gezegene gelmişlerdi. Köylerinde geçirdikleri onca sıkıntılı ve yorucu günden sonra dinlenecekleri için çok mutluydular. Kendileri için ayrılmış odadaki elektromekanik cihazlardan dünyayı, güneşi ve bir çok yıldız ile gezegeni ayrıntılı bir şekilde izleyebiliyorlardı. Üç dört saatlik bir süreyi bu şekilde merak ve heyecan içinde Ulus gezegeni dışındaki diğer gök cisimlerini görsel olarak izleyerek geçirdiler. Ulus gezegeninde gündüz ve gece süresi dünyaya göre daha uzun ve daha farklı doğa koşulları içinde geçiyordu. İlk günü odalarında geçiren iki arkadaş ertesi gün Gülizar ile bağlantı kurarak gezegeni gezmek istediklerini söylediler fakat gelen yanıt kendileri için olumsuz oldu. Bir günü daha kendileri için ayrılan odada geçirmeleri belirtiliyor ve bu isteklerinin daha sonra hem de fazlasıyla yerine getirileceği söyleniyordu. İki genç arkadaş biraz üzüldüler ama ortamlarını değiştirmek için ellerinden bir şey gelemeyeceğinin pekala farkında ve bilincindeydiler. Bu şekilde ikinci günüde uyuyarak geçirdiler. Ulus gezegeninde geçirdikleri ilk iki gün kendileri için çok farklı ve değişikti. Yiyecek ve içecek olarak çok farklı ve daha önce hiç tatmadıkları besin ürünleri ile karşılaşmışlardı. Hangi açıdan ve nereden bakılırsa bakılsın dünyaya göre sıfırdan farklı ilk iki gününü Ulus gezegeninde tamamladılar.
Üçüncü gününün sabahı belirmeye başlarken Gülizar, Kutlu ve Tigin’in bulunduğu odaya girdi. İlk sözleri
: “Bugün ikinizi de bir vücut direnci arttırma uygulamasından geçireceğiz” dedi.
Kutlu : “Ne olduğunu öğrenebilir miyiz?” dedi.
Gülizar :” Yer konumunun iki yüz elli kilometre derinliğine ineceksiniz. Şu anda henüz belirlemediğimiz ama sizin sağlık durumunuzun gelişimine göre karar vereceğimiz süre tamamlanınca tekrar yeryüzüne geri çıkarılacaksınız” dedi.
O ana kadar konuşmayan ve sadece dinleyici konumunda olan Tigin
: “Neden böyle bir uygulamayı bize yapıyorsunuz?” diye sordu.
Gülizar : “Sizlerden birinizi büyüyünce çok büyük sorumluluklar gerektiren hatta tüm evrenin geleceğini ilgilendiren kararlar bekliyor bundan dolayı bir çok deneyden geçmeniz gerekiyor. Evren hakkında ne kadar fazla bilgi, deneyim ve seyahat sahibi olursanız o kadar daha gerçekçi, somut ve barışçıl kararlar verebilirsiniz. Öncelikler bizim gezegenimiz Ulus’dan sonrada evrendeki bütün yıldızlardan, gezegenlerden, karadeliklerden ve şu anda belki bizim de bilmediğimiz gök cisimlerinde sorumlu olacaksınız, nasıl anlatabildim mi?” dedi.
Kutlu ve Tigin her ikiside başlarını sallayarak anladık dediler ve Kutlu ekledi
: “Peki neden özellikle Türkiye Cumhuriyeti’nden yani bizleri seçtiniz?” dedi.
Gülizar : “Doğru söylüyorsunuz bu kararı vermek ve bu soruyu yanıtlamak için aylarca dünya ile ilgili araştırma yaptık. Bütün ulusların tarihlerini yaptıklarını ve dünyada nasıl bilindiklerini uzun uzun araştırdık ve sizlerde karar kıldık. Çünkü dünyada her bakımdan en başarılı millet olarak araştırma sonuçlarına göre Türk milletini gördük. Nasıl bu yanıt yeterli oldu mu?” dedi.
Kutlu : “Tamam, pekala. Çok konuştuk ne zaman gidiyoruz?” dedi.
Gülizar : “Bu sözlerinizden sizlerin hazır olduğunu anlıyorum haydi gidelim” dedi.
Bulundukları odadan ve binadan çıkan üç kişi yanlarındaki görevlilerle gezegenin başkentinin dışındaki oldukça düz sayılabilecek bir alana bir hava aracı ile kısa sürede geldiler. Aracın dikey olarak aşağı inişi ile hepsi araçtan çıktı ve bir çölü andıran yer yapısı içindeki bir alana geldiler. Üçü ve yanındakilerin de aynı noktaya gelişi ile dünyadaki asansörü andıran bir araç çalışmaya başladı ve hepsini elli metre derinlikteki bir yerleşim birimine getirdi. Kutlu ve Tigin zaten ilk defa dünya dışına çıkmışlardı fakat şimdi ilk içinde başka bir ilk daha yaşıyorlardı. İlk defa bir yer altı yerleşim birimi görüyorlardı hem canlı canlı olarak. Metal bileşimi ile yapılmış bir odanın girişine geldiklerinde yanlarındaki görevliler ayrıldı ve Kutlu, Tigin ve Gülizar odaya girdi. Gülizar daha önce bahsetmiş olduklarını özet bir şekilde yeniden anlattı ve metalik bileşimli odadan ayrıldı. Ayrılmadan önce de sürekli olarak hangi konumda ve durumda bulunurlarsa bulunsunlar kendileri ile bağlantı halinde olacaklarını söyledi. Gülizar’ın odadan çıkışı ile metalik odanın kapısı kapandı ve oda hareket haline geçerek bulundukları derinliğin onlarca kilometrelik derinliğine doğru yolculuğa başladı. Kutlu ve Tigin yaşlarından dolayı da hem değişik bir yerde bulunduklarından hem de yerin kilometrelerce altına doğru yol aldıkları için korkmuşlardı. İkisi de yüksek bir sesle ağlamaya başladılar. Bu anda Kutlu ve Tigin’in ağladıkları gören Gülizar hemen bağlantı kurarak korkulacak bir şey olmadığını ve bu uygulamanın kendileri için bir tecrübe ve olumlu bir getiri olduğunu söyledi. Kutlu ve Tigin, Gülizar’ın bu sözlerinden ağlayışlarını durduracak bir şekilde etkilenmemişlerdi. Ancak yapabilecekleri bir şey de olmadığının bilincinde olarak durumu olağan akışına bırakmayı ve doğallığı içinde sürmesini takip etmeyi sürdürdüler.
Yolculukları yer altında daha belirlenmiş noktaya geldiğinde şimdilik tamamlandı. Metalik oda ile birlikte iniş yolculukları tamamlanmıştı. Odanın kapısı açıldı ve her ikisi de odanın dışına çıktı. Her ikisinin de gözlerine ilişen ilk şey elektronik cihazlardan oluşan ve tamamen yer altında bulunan cihazlardı. Kutlu bir bilgisayar doğru yaklaştı iyice eğildiğinde üstünde Türkçe yazılar gördü. Hatta bilgisayar ekranının yanında duran onlarca kitaptan birini alıp kapağını açtığında onunda Türkçe olduğunu gördü. Aldığı kitabı Tigin’e gösterdi Tigin de şaşırmıştı.
Kutlu : “Burada hem de dünya dışındaki bir gezegende Türkçe kullanım kılavuzlarının işi ne?” dedi.
Tigin : “Doğru söylüyorsun Kutlu, nasıl olur bu?” dedi.
Bu konuşmaların daha fazla uzamasına olanak tanımayan Gülizar duruma hemen müdahale etti ve : “Sizler için bütün kitapları kendi dilimizden Türkçe’ye çevirdik. Ama bununla sınırlı değil daha sonra bu kitapların bizim dilimizdeki karşılığını da okuyacak ve anlayacaksınız” dedi ve ardından da haberleşme bağlantısını kesti.
Kutlu eline aldığı Türkçe bilgisayar kitabında bilgisayarları klavyeden olduğu gibi, ses ve düşünce yolu ile de kontrol edebileceklerini gördü. Kullanılan işletim sistemi hakkında bilgi sahibi olmaya çalıştı. Aynı kitabın bir diğerini de Tigin’e vermişti. Her ikisi de bütün zamanını kitapları okuyarak ve okuduklarını bilgisayarlarda uygulayarak ve anlayarak geçiriyorlardı. Bilgisayarın hafıza olarak kullandığı ortamdaki bir dosyayı okuyan Kutlughan, bütün evreni kontrol altında tutabilen ve her olaya anında müdahale edebilecek bilgisayar gruplarının birbirleri ile paralel olarak üç farklı ve ayrı ortamda olduğunu gördü. Bu ortamlardan biri şu anda kendilerinin kullandığı ve yerin iki yüz elli kilometre altına olandı. İkincisinin Ulus gezegenindeki okyanusun en derin bölgesinde ve üçüncü ve sonuncusunun ise Gülizarın’ın bulunduğu konumda olduğunu öğrendi. Her üç grup bilgisayarda aynı görevi yerine getirebilecek ve bir grup arızalanıp kullanılamaz duruma geldiğinde diğer grup kullanılabilecek yapıdaydı. Her iki genç birer bilgisayar yada elektronik mühendisi değildi ama en ince ayrıntısına kadar bütün bilgisayarları ve çevre ürünlerini yazılım ve donanım olarak öğreniyorlardı. Saatlerce süren bir bilgi alışın ardından dünyayı kontrol edip anında müdahale edebilecek bir programı bir klasörde gördüler. Kutlu ilgili klasördeki programı çalıştırdı. İlk anda karşılarına bir dünya haritası çıktı. Kıtalar bazından , ülke ve oradan da en küçük bir koordinatta istenilen her şeyin yaptırılabileceğini gördü. Kutlu ve Tigin dünya haritasından Türkiye Cumhuriyeti’ni ve oradan da kendi köylerini seçti. Annesinin evlerinin bir köşesinde oturmakta ve ağlamakta olduğunu gördü. Ancak görsel ve işitsel olarak görebiliyordu fakat haberleşme olanağı o anda yoktu. Kutlu annesi ile haberleşme yapabilmek için Gülizar ile bağlantı kurdu ve : “Annem şu anda benim için ağlıyor ona durumumuzu anlatmak istiyorum gerekli bağlantının yapılması için izin verir misiniz?” dedi.
Gülizar : “Ne yazık ki olmaz Kutlu, şu an için değil. Çünkü bu duruma izin verirsem hesapta olmayan başka sorunlar çıkar ve bir kargaşa olur. Nedenini sormayın, kısacası olmaz” dedi.
Kutlu : “pekala” demekle yetindi ve Gülizar ile yapılan bağlantı tekrar kesildi. Yeraltında geçirdikleri ilk üç günde bütün teknik kitapları okudular ve bilgi sahibi oldular. Dördüncü günden itibaren bütünüyle uygulama yapmaya başladılar. Evrenin değişik noktalarına sadece elektromanyetik bağlantı kurarak haberleşmiyorlardı. Her hangi bir cismin ısısından ve yine her hangi bir cismin atom yapısından haberdar olarak cisim hakkında detaylı ve çok ayrıntılı bilgi sahibi olabiliyorlardı. Ayrıca keşfettikleri başka bir programda dünyada geçirdikleri her sürenin salise boyutlarında kayıt edildiğini de gördüler. Bu dosyayı inceleyerek o günler için hafızalarını tazelediler.
Günleri böyle gelip geçiyordu. Araştırma, inceleme ve meraklarını giderme ile… Toplam olarak beş günlük bir süreyi burada geçirdiler. Altıncı günü sabahı Gülizar ve yanındaki görevliler Kutlu ile Tigin’in bulunduğu noktaya geldiler.
Gülizar : “Sizleri yani ikinizi seçtiğimiz için yanılmadığımızı bir kez daha iyi hem de çok iyi anlamış olduk. Çok kısa bir süre içinde dışarıdan hiçbir destek ve yardım almadan sadece burada bulunan kitaplar aracılığı ile bilgisayarlarımızı kontrol ve müdahale etmeyi anladının, ikinize de teşekkürler” dedi.
Kutlu : “İlk başlarda oldukça zorlandık ama kitapların Türkçe oluşu işimizi kolaylaştırdı. Bu durumda da kısa bir süre içerisinde Tigin ile beraber öğrendik” dedi.
Tigin : “Sizlerde geldiğinize göre demek ki buradan çıkacağız peki bundan sonra ne yapacağız , öğrenebilirmiyiz?” dedi.
Gülizar : “Doğru söylüyorsun Tigin buradaki işiniz bitti şimdi burada yaptıklarınızın aynısını gezegenimizdeki okyanusun beş yüz kilometre altında yapacaksınız. Neden böyle uygulamaya ihtiyaç duyduğumuzu ve gerekliliğini daha önce konuşmuştuk ve bende durumu sizlere açıklamıştım” dedi.
Kutlu : “Bence, eğer sizlerde katılırsanız bir gün dinlenelim ondan sonra okyanusa gidelim derim” dedi.
Gülizar : “Doğru haklısın burada çok yıprandınız” dedi.
Oldukça uzayan bu konuşmaların ardından metalik odada yerlerini alan topluluk hızla yukarı yeryüzüne doğru çıkmaya başladı. Kısa bir süre sonrada ilk geldikleri yere ulaştılar. Metalik odanın kapısı açıldığında hepsi dışarı çıktı. Ardından da kendilerini bekleyen bir hava aracı ile daha önce misafir oldukları binaya ve odalarına geldiler. Odaya girer girmez Kutlu ve Tigin odada bulunan yataklara adeta uçarak girdiler. Sırtüstü yatıp ayakkabılarını bile çıkarmadan uzandılar. Hiç de rahat ederek geçirmedikleri yeraltından buraya geldikleri için kendilerini mutlu ve huzurlu hissediyorlardı. Yattığı yerden
Kutlu : “Tigin bu yattığımız yataklar çok değişik vücudumda hangi nokta yordun, sert ve ağrılı ise kendiliğinden iyileşiyor. Herhalde bu yatağın yapısında kontrol ve tedavi mekanizmaları var” dedi.
Tigin : “Haklısın , aynı şey benim içinde geçerli bildiğim kadarıyla dünyada böyle bir yatak yok” dedi.
İki arkadaş ertesi sabaha kadar uyudular. Sabahın ilk saatlerine doğru bulundukları odanın kapısı açıldı ve Gülizar ile görevliler içeri girdiler.
Gülizar : “Merhabalar, şimdi ikinizi de yeni bir sınama görevi bekliyor. Sonuç olarak bir önceki ile aynı sadece yeri yani konumları farklı” dedi.
Kutlu : “Tamam bizler hazırız, gidebiliriz” dedi.
Ardından hep birlikte bulundukları odadan çıkıp yarım saatlik bir kara yolculuğundan sonra bir askeri üssüne geldiler. Kendilerini üssün komutanı bir amiral karşıladı. Oldukça kısa süren bir tanışma faslından sonra uygulama bölümüne geçildi. Başta Gülizar ve amiral yanlarında Kutlu ve Tigin ile birlikte üç görevli bir denizaltı ile okyanusun beş yüz kilometre derinliğine yolculuğa başladılar. On beş dakika gibi kısa bir süre içinde daha önce amiralin bildiği ve gittiği yere ulaştılar. Denizaltı okyanusta daha öncekine benzer metalik bir odaya yanaştı. Gerekli bağlantının yapılmasının ardından topluca bu bölüme geçtiler. Amiral olmadık ve bilinmeyen bir durumla karşılaştıklarında canlarının güven altında olduğunu ve içinde bulundukları metalik odanın her türlü soruna karşı çözümlü olduğunu Kutlu ve Tigin’e söyledi. Bu sözlerin üstüne ikisi de sevindi ve büyük bir arzu ile daha önce Türkçe’ye çevrilmiş bilgisayar sistemlerinin kullanım kılavuzunu incelemeye başladılar. O kadar istekle ve merakla inceliyorlardı ki kendileri ile vedalaşan Gülizar ve amiralin gidişini fark etmemişlerdi. Daha önce incelemiş oldukları ve yerin altındaki bilgisayar sistemi ile aynı yapıdaydı. Sadece programların kullandıkları veriler farklıydı. Yer altındaki bilgisayar sistemleri programları çalıştırmak yer altında bulunan ortamın özelliklerini veri olarak kullanırken şu anda inceledikleri sistem ise okyanus altındaki verileri kullanıyorlardı. Burada şöyle bir özellik söz konusuydu. Kullanılan veriler otomatik olarak ölçü, kontrol ve donanım sistemlerinden geçerek bilgisayarlara ulaşıyordu. Verilere müdahale etme, örneğin silme , değiştirme veya yeni veri girişi gibi özellikler söz konusu değildi. Okyanus altında da aynı veri yapısı söz konusuydu. Veriler okyanusun tabanında bulunan yer yapısından etrafındaki okyanus bitkileri ve balıklara, ahtapotlara kadar birçok canlının yapısal özelliğine dayanıyordu. Örneğin buraya karşı diğer düşman gezegenlerden bir saldırı söz konusu olacak ise saldırının bulunulacağı ortamın özelliklerine göre hemen anında yanıt verilecekti. Kutlu ve Tigin sadece saldırıya karşılık verilip verilmeyeceğine ve kısıtlanmış olmasına karşın hangi silahlarla karşılık verileceğine karar verebileceklerdi. Bu ortamda bulunan ve diğerlerinden farklı özelliği bütün paralel evrenlerin durumu ve kontrol edilebilirliğiydi. Kontrol ve müdahale amaçlı olarak kullanılan bilgisayarlar aracılığı ile evrenler bazında oluşum söz konusuydu. Böyle bir ortamda bulunmak hem de bütün evrenleri kontrol edebilmek iki arkadaş için olağan üstü sözcüklerinin çok çok üstünde bir oluşumdu. Daha önceki tecrübelerinden ve bilgi birikimlerinden de faydalanarak üç gün gibi kısa bir süre içerisinde tüm bilgisayar sistemini donanım ve yazılım olarak öğrendiler ve kendilerine Gülizar tarafından verilen görevi tam anlamı ile yerine getirdiler. Gülizar, Kutlu ve Tigin’e verilen görevin başarıyla tamamlandığını öğrendikten sonra harekete geçti ve
: “Kutlu ve Tigin, ikiniz de çok kısa bir sürede görevinizi tamamladınız. Yarım saat içinde amiral ile birlikte gelip sizleri oradan alacağız” dedi.
Bu sözlerin ardından yarım saat dolmadan metalik odaya ulaşıp Kutlu ve Tigin’i geldikleri denizaltıya alıp yer yüzüne çıktılar. Amiral ile tekrar görüşmek üzere vedalaşıp daha önde kaldıkları ve kendileri için ayrılmış olan odaya geldiler. Hepside neşeliydi ve daha önce ağladıkları durumu unutup yüksek sesle gülüyorlardı. Gülizar
: “Sizlere eşlik edip rehberlik yapması için üç kişi ve iki güvenlik görevlisi ayırdım bir hafta Ulus gezegeninde istediğiniz gibi dolaşın ve istediğiniz yapın. Bütün ihtiyaçlarınız yanınızda olacak rehberler ve güvenlik görevlileri tarafından karşılanacak” dedi.
Kutlu : “Tamam. Yalnız bizim için şöyle bir durum söz konusu. Türkiye’de köyümüz ve İstanbul dışında kalan hiçbir şehri uzun zamanlı olarak ve seyahat yaparken geçtiğimiz görüşün dışında hiçbir görüşümüz olmadı. Türkiye dışına çıkmamışken şimdi başka bir gezegeni gezip dolaşacağız. Sizlerle karşılaşmadan önce böyle bir yolculuk yapacağımızı tahminde edemezdik ve rüyamızda da göremezdik. Bu yüzden dünyadaki en şanslı kişiler olarak kendimizi görüyoruz.” dedi.
Tigin’de hemen söze girerek onaylarcasına başını salladı ve
: “Bende Kutlu gibi düşünüyorum” dedi.
Kutlu ve Tigin yanlarında rehberler ve güvenlik görevlilerin olduğu bir halde Ulus gezegenini dolaşmaya başladılar. Özellikle okullara Türkçe dil dersinin okutulması ve halkın azda olsa belli bir kesiminin konuşması kendileri için sürpriz olmuştu. Bu durum hakkında daha ayrıntılı bilgi sahibi olmak için Kutlu yanındaki rehbere
: “Neden özellikle Türkçe’yi seçtiniz bunun nedenini öğrenebilir miyim?” dedi.
Rehber : “Sorunuzun yanıtını bilmenizi beklerim. Siz Türk değimlisiniz ve ikinizden biride daha sonra bizim yöneticimiz olacak. İşte tamamen bu yüzden” dedi.
Tigin : “Kutlu bak rehber doğru söylüyor. Türk olduğumuz için daha sonra halk ile tam ve bir birliktelik sağlamak için , bu yüzden Türkçe konuşuluyor” dedi.
Kutlu : “Evet, evet” dedi.
Kutlu ve Tigin daha önce dünyada ve Türkiye’de olmayan ve görmedikleri bir yaşam ve yapı şekli ile karşılaşmışlardı. Ulus gezegeninde yaşayan bütün bireylerin maddi olanakları ve yapısı her bakımdan aynı idi. Herkes aynı koşullar altında yaşıyordu. Oluşabilecek bir negatif yada pozitif olgu herkese aynı olarak homojen bir yapı ve oluşum içinde yansıtılıyordu. Belli konumlarda bulunan yönetici, kontrol ve karar vericiler dışında bütün halkın yaşam koşulları aynıydı. Sözü geçen ayrıcalıklı kişiler ise dışarıdan bakıldığında halktan farklı ve içsel olarak halk ile aynıydı. Bu durumda tek bir hedefe ve amaca ayrı ayrı bireyleri kullanarak tümevarım ile ulaşılabileceği düşüncesinin bir uygulama alanı ve somut bir örneğiydi. Bir evde yaşayan kardeşler gibi halk sevinilecekse hep birlikte yok eğer ağlanacak ise hep birlikte ağlıyordu. Kutlu ve Tigin bu oluşumun ve yaşam şeklinin dünyada ve Türkiye’de de olmasını arzu ediyordu. Bu şekilde Ulus gezegenini tanıma ve bilgi sahibi olma süresi kendilerine verilen süre sınırları içinde doldu ve yanındakiler ile birlikte tekrar odalarına döndüler.
Odalarında Kutlu kolundaki alıcıdan Gülizar’ı gördü ve Gülizar
: “Kutlu şimdi sizlere her ikinize bir görev daha veriyorum. Şu anda içinde yaşadığımız evrende bulunan ve gezegenimizin ilk yöneticisi olan kişiyi zamanda yolculuk yapıp bu ana getireceksiniz. Bu kişi bir yanlış anlaşılma ve haksızlık sonucu halk isyanı ile idam edilmiş ve kırk yaşında öldürülmüştü. Ayrıca şöyle bir durumda söz konusu: İlk yöneticinin yaşadığı dönemde evrenimizdeki hiçbir uygarlığın ve teknolojinin sahip olmadığı ve yapamayacağı bir silah geliştirilmişti. Ancak yapılmış olan bu silah hiç kullanılmadı. Şimdi bizimde bilmediğimiz bir yere saklandı. Halk isyanında kullanılmaması için bu silah saklandı. Ayrıca ilk yöneticimiz bu silahın saklandığı yeri biliyor. İşte ilk yöneticimizi şu anda içinde bulunduğumuz zamana getirme nedenlerimizden biriside bu” dedi.
Kutlu : “Zamanda yolculuk mu yapacağız?” dedi.
Gülizar : “Evet” dedi.
Tigin : “Peki nasıl olacak bu?” dedi.
Gülizar : “Eski yöneticimizin hangi paralel evrenlerde yaşadığını okyanus altındaki bilgisayarlardan bulacaksınız ve görevlilerle gidip onu getireceksiniz” dedi.
Kutlu : “Pekala , ne zaman verdiğiniz görevi yapmaya başlayacağız?” dedi.
Gülizar : “Yarın sabah. Uyandığınızda hemen işe koyulacaksınız” dedi ve Kutlu’nun kolundaki cihazdan görüntüsü kayboldu. Sabahın oluşu ile Kutlu ve Tigin daha önce tanıdıkları ve kısa bir sürede olsa birlikte oldukları amiralin yanına geldiler. Amiralden gerekli bilgileri aldıktan sonra bilgisayarların bulunduğu ortama geldiler. Kendilerine daha önce verilen bilgilerin ışığı altında nesnel olarak aynı zaman olarak değişik yaşayışların olduğu paralel evrenleri bilgisayar ortamında incelemeye başladılar. Bu işlem sonucunda eski yöneticinin otuz dokuz yaşında yaşadığı evren olan “E1” evrenini keşfettiler. Sırada çözmeleri gereken birkaç sorun daha kalmıştı. Bunlardan biri bu görevi gerçekleştirmek için uygun yapıda ve koşulları elverişli bir karadelik bulmaktı. Bilgisayar verileri analizi sonucu karadelikte bulundu. Yolculuk için gereken uzay aracı daha önce hazırdı sadece belirlenen hedefler doğrultusunda geriye sadece aracın hızını belirlemek kalıyordu. Mühendislik hesapları sonucu aracın hızı da belirlendi. Bu andan itibaren somut olarak zamanda yolculuk oluşumu her yapı ile hazır ve uygulamaya geçilebilir bir yapıdaydı. Okyanus altından yüzeye çıkıp amiral ile tekrar görüşebilmek dileği içinde odalarına geri döndüler. Gülizar ile kurulan bağlantıda ;
Gülizar : “Yarın zamanda yolculuk işlemi için hazır mısınız?” dedi.
Kutlu ve Tigin aynı anda : “Evet” dediler.
İstedikleri zaman olan ertesi sabah geldi ve odalarında ayrılıp kendilerine gösterilen yere hava ulaşımı ile geldiler bu anda Gülizar iki arkadaşı bekliyordu.
Gülizar iki arkadaşa bir anne sevecenliği ile yaklaştı ve
: “Çocuklar hazırsanız işte şu araca girin bakalım” dedi.
Kutlu ve Tigin o ana kadar kendilerine resmi olarak yaklaşan ve özel anlamda bir yakınlık göstermeyen Gülizar’a içten ve sevecenlik ile bakıp bulundukları noktadan ayrıldılar. İçine girdikleri uzay aracı boyut olarak bir asansör büyüklüğündeydi. Araç gerekli hızı elde edebilmek ve ulaşabilmek için bir döngü yapısı içinde belli bir elementi kullanıyordu. Araç yolculuk yaparken insan bazında zamanda yolculuk yapacaktı fakat gerekli enerjiyi elde edebilme bazında ise sürekli yenilemeli zamanda yolculuk yapıyordu. Bu oluşum ve mantık yapısı içinde enerji sürekli olarak sabit ve yolculuk süresi boyunca aynı olacaktı. Bu yapı daha önce hiç denenmemiş ve Ulus gezegenine aitti ayrıca sayıları bilinen evrenlerde de yoktu. Bu duruma karşılık sayıları ve fiziği bilinmeyen diğer evrenlerle ilgili bilgi sahibi değillerdi. En azından bilgisayar kontrolü dışında olan diğer paralel evrenler için.
Kutlu ve Tigin araçlarına binmişlerdi ve aracın hızı da hesaplanmış ve Gülizar’dan gelecek bir emir ile yolculuğa başlanacaktı. Her şeyin hazır olduğuna karar verilince uzay aracı ışık hızı çerçevesi etrafındaki bir hızla hedeflenmiş kara deliğe doğru yol almaya başladı. Konum olarak içine girilmek istenilen karadeliğe ulaşılınca görevlerinin ilk basamağı tamamlanmış oldu. Karadeliğin diğer ucundan “E1” evrenine çıktılar. Her şey daha önce planlanan yapıya ve kurallara uygun olarak devam ediyordu. “E1” evreninde bir kiraz bahçesine geldiler. Kiraz bahçesinde bir dubleks yapının içindeki bir odada eski yönetici uyuyordu. Kutlu ve Tigin aldıkları ve yerine getirmek zorunda oldukları göev doğrultusunda uykuda bulunan eski yöneticiyi bayılttılar. Ardından da eski yöneticiyi uzay aracına taşımak için yanlarında getirdikleri araca bindirdiler. Kısa bir süre içinde ana araca taşıdılar. Her şey çok kolay basit, sorunsuz ve mükemmel işliyordu. Tam karadelikten geri dönme yolculuğu başlayacakken
Kutlu : “Tigin ben dışarı çıkıp biraz kiraz toplayacağım” dedi.
Tigin : “Türkiye’de köyümüzde kiraz yok mu , ne yapacaksın kirazı gitme boş ver” dedi.
Kutlu : “Olur mu , ben görür görmez farkına vardım. Bu kirazlardan bizim köyde de yok , Ulus gezegeninde de yok çıkıp alacağım” dedi.
Elindeki bir poşet ile uzay aracından dışarı çıkan Kutlu en kalın gövdeli ve en uzun kiraz ağacına çıktı ve kirazların bazılarını tek tek bazılarını da dallarıyla kopardı ve elindeki küçük boyutlardaki poşete tıka basa doldurdu. Yeterli olduğu fikrine varınca kiraz ağacından indi ve çabuk ve hızlı adımlarla uzay aracına bindi.
Artık her şey hazırdı hem kendilerine verilen görevi tamamlamıştı. Topladığı kirazları Türkiye’deki köyüne götürüp , köylüleri için yeni bir kazanç kapısı açabilmenin heyecanı ve mutluluğu içindeydi. Uzay aracının kontrolü tamamen Ulus gezegenindeydi. Araçta bulunan eski yöneticinin uyanmasına olumsuz ve istenmeyen bir durumla karşılaşmamak için izin verilmiyordu. Geliş için kullanmış oldukları karadelik yok olmuştu bu yüzden “E1” evreninden kendi evrenlerine geçişi sağlayabilecek başka bir karadeliği yolculuk için kullanıyorlardı. Bu anda kullandıkları evren iki evreni birleştiriyor ve bazı evrenleri ise fiziksel yapısı içinde geçiyordu. Karadeliğin her hangi bir noktasından bulundukları konumu terk edebilirlerdi fakat buna ihtiyaç duymuyorlardı. Karadeliğin sonlanma noktasından dünya ve Ulus gezegeninin bulunduğu kendi asıl evrenlerine dakikalarla ölçülebilecek bir süre içinde ulaştılar. Geldikleri nokta Ulus gezegeninde yolculuğa ilk başladıkları nokta yani okyanustaki bir alandı. Eski yönetici hala baygın tutuluyordu. Buradaki amiral zamanda yolculuğun akışında meydana gelen bütün olguları en ince ayrıntısına kadar biliyordu. Bir süre sonra Gülizar’da buraya geldi. Uçan bir araç ve hava yolları kullanımı ile Kutlu ve Tigin için hazırlanmış odaya geldiler. İlk yönetici bir yatağa yatırıldı. Bir süre sonra sağlık personeli odaya gelerek ilk yöneticiyi uyandırdılar. İlk yönetici uyandığı anda kendisini isyan eden halkın bayılttığını ve kaçırdığını zannetti. İlk yöneticinin içinde bulunduğu durumun farkında olan Gülizar hemen gerekli açıklamaları yaptı ve kendisinin güven içinde olduğunu söyledi. Gülizar’ı pür dikkat dinleyen ilk yönetici hayret dolu bakışlar altında kendisi dışında gelişen ve sonuçlanan bu olayı mantık yapısı kabul etmezse bile anlamaya çalıştı.
Gülizar : “Hem sizin evrenler bazında referans olan canınızı kurtarmak hem de sizinde çok iyi bildiğiniz ve sakladığınız silahı bulmak için bütün bu olaylar gelişti” dedi.
İlk yönetici : “Anlaşıldı. Hemen bana bir Ulus gezegeninin başkentine ait bir harita getirin” dedi.
Gülizar : “Artık şu anda içinde bulunduğumuz bu zamanda sizin zamanınızdaki gibi bazı alışkanlıklar ve yapı yok. Sayısal ortamda bilgisayarda bilinen bütün paralel evrenlerin en ince yapısına kadar harita anlamındaki yapısını görebilirsiniz” dedi.
İlk yönetici : “Bilgisayar nerede?” dedi.
Gülizar : “Odadan çıkalım hepiniz beni takip edin” dedi ve hep birlikte ilgili bilgisayarın yanına geldiler. Bilgisayarı kullanan personele durumu açıklayan Gülizar ilgili programın çalıştırılması ile haritaları tek tek ilk yöneticiye gösterdi. İlk yöneticide ekrandan haritaları inceledi ve silahın bulunduğu noktayı açıkladı. Bulundukları evrende eşi bulunmayan silah başkentin sınırlarının hemen bittiği yerde ve yaklaşık olarak yerin beş yüz kilometre altına saklanmıştı. Artık silahın nerede olduğu Gülizar ve yanında bulunan kişiler için biliniyordu. Gülizar yine gereken emirleri verdi ve ek olarak tamamlanan personel ile birlikte bilgisayarda belirlenmiş olan noktaya gelindi. Bu durum daha önce Kutlu ve Tigin’in köylerinde yer altına çakılmış göktaşını anımsatıyordu. Eşsiz silahın bulunduğu noktaya ulaşmak için ileri teknoloji ürünü cihazlar çoktan çalışmaya başlamıştı bile. Çok yüksek delici gücü ve hızı ile cihazlar yer altında silaha ulaştılar. Yine bu cihazların yardımı ile silah çıkarıldı. İlk bakıldığında göze çarpan şey bir küreye benziyor oluşuydu. Tam bir küreydi ancak kürenin merkezinde bulunan her koordinattan üç yüz altmış derecelik bir açı yapabilen parlaklığı anlatılamaz silindir şeklinde bir boru bulunuyordu. İlk yönetici silahın nasıl çalıştığını oldukça iyi biliyordu. Gülizar sordu ve İlk yönetici
: “Bu silah çalışması için bir tek şey gerekiyor. Her hangi bir madde. İster katı, ister sıvı yada gaz olsun yeterli. Hiç kesintisiz çalışla süresi kendisinin bulunduğu noktayı bir kürenin merkezi kabul edip yarıçapı bir kilometre olan çevredeki bütün hacmi olan cisimleri kullanıp tüketme süresinin bitişidir. Uzaklığı belirlenmiş hacimdeki her şeyi enerjiye çevirip çalışması için kullanabiliyor. Eğer etrafında hiçbir madde kalmaz ise silahın yerini değiştirip başka maddeleri kullanıp görevine devam etmesi gerçekleştirilebilir. Ancak bu silahın şöyle bir dezavantajı var maddeleri kullanıp yok ediyor enerjiye çeviriyor . Silahın kullanımı ile enerjinin etkisi altında kalan maddeleri de yok ediyor. Silahın kullanılma süresi ne kadar fazla olursa içinde bulunduğumuz evrenin boyutları ve hacmi de aynı şekilde küçülüyor. Silahın sürekli kullanımı devam ederse evrenimiz yok olacak ve başka paralel evrenlere gitmek zorunda kalacağız” dedi.
Gülizar : “Anlaşıldı. Demek ki çok dikkatli ve gerekmedikçe yada başka bir deyiş ile kullanmak zorunda olduğumuz durumlarda kullanacağız” dedi.
İlk yönetici : “Tamam demek ki anlaşıldı” dedi.
Diğer taraftan Kutlu ile Tigin kendi aralarında konuşuyorlardı.
Kutlu : “Biliyor musun Tigin, bu gezegendeki meyve ve sebzeler hakkında hiç bilgi sahibi değiliz. Bu tahıl ürünlerinin tohumu, büyümesi ve ürün vermesi nasıl oluyor doğusunu istersen çok merak ediyorum” dedi.
Tigin : “Doğru söylüyorsun Kutlu. Bu gezegendekiler biz dünyalılara göre oldukça fazla sayılabilecek bir miktarda bunları tüketiyorlar. Demek ki çok sağlıklı oluşlarını bu gıdalara borçlular ve evrenin kendi bildikleri uygarlıkları arasında ilk sıradalar” dedi.
Kutlu : “Acaba Gülizar’a söylesek bizi bu tahıl ürünlerinin yetiştirildiği alanlara götürür mü?” dedi.
Tigin : “Bence hemen bağlantı kur ve söyle, daha niye bekliyorsun ki” dedi.
Kutlu’da Tigin söylediklerine katıldığı için hemen Gülizar ile bağlantı kurdu ve istedikleri olumlu yanıtı şöyle aldı: “Çocuklar dikkat ederseniz bazı olayların gelişimini size bırakıyorum. Çünkü zamanı gelince her şey size devredilecek ve bir numaralı sorumlu siz olacaksınız. Umarım ne demek istediğimi anlatabildim” dedi.
Kutlu : “Evet evet teşekkür ederiz. Peki ne zaman yola çıkacağız” dedi.
Gülizar : “Yarın olsun. Görevliler gelip sizleri alacaklar” dedi.
Bu kısa süren ve olumlu sonuçlanan konuşmaların ardında ikisi de bir an önce sabahı görelim diye hemen uyumaya başladılar. Sabahın şafağı ile isteklerinin başlangıcını elde edebilmenin heyecanı ile sabahı getirdiler. İlk önce uyanan Kutlu oldu ve Tigin’i de uyandırdı. Uyanışlarını takip eden yarım saatlik bir süre içinde üç görevli geldi ve iki arkadaşa hazır olup olmadıklarını sordu.
Kutlu : “Bizler hazırız. Yalnız yolculuğumuzu herhangi bir hava yada kara aracı ile değil de yürüyerek yapmak istiyoruz” dedi.
Görevli : “Olur , nasıl isterseniz” dedi ve ardından da beş kişi yola koyuldular. Yürüdükleri yol üstünde dünyadakilere benzer manavlar vardı. Yaşam koşulları ile karşılaştırıldığında meyve sebzelerin fiyatları oldukça ucuzdu.
Kutlu yanındaki görevliye : “Niye bu kadar ucuz bunlar?” dedi.
Görevli : “Bizim var oluşumuz ve temel yaşam felsefemiz bütün halkımızda aynıdır. Biz her koşulda ve her kademede halka hizmeti kutsal ve olması gereken bir görev olarak kabul ederiz ve sadece bizim içinde yaşadığımız evrende değil aynı zamanda bütün paralel evrenlerde de böyle olmasını arzu ederiz. Yaşamsal ve bir hak olması gereken tüketim maddelerini satarken kar amacı gütmeyiz. Çünkü bunlardan faydalanacak olanlar bizim halkımız ve halkımız da bizim geleceğimiz ve paralel evrenler bazında mutluluk ve barışın garantisidir. Sizin dünyanızda olduğu gibi yaşamsal ürünlerde bir rekabet ve kar gütme amacı bizim sahip olduğumuz kavramlardan değillerdir ve hiçbir zamanda olmayacaklardır” dedi.
Kutlu : “Çok doğru bir karar ve de böyle olması bir canlılık idealidir. Oysa dünyada bir kuruş daha fazla kar edebilmek için ilgili kişiler bir birlerinin gözünü oymaktan , ülkeler bazında ise savaşa kadar uzanan bir rekabet içindeler. Temelden bakıldığında yaşam şekilleri ve olaylara bakış açıları bizim dünyamız ile Ulus gezegenin arasında yüz seksek derece farklı ve tabandan tavana kadar ters” dedi.
O ana kadar sadece dinlemede olan Tigin : “Kutlu ile aynı fikirleri paylaşıyorum. Bu tür olaylar farklı kişiler ve ülkeler arasında olur demek şöyle dursun, aynı aile içinde ve aynı aileyi oluşturan kişiler arasında da olmaktadır” dedi.
Bu şekilde konuşmaları devam ederken bir yandan da karşılaştıkları bir manavın önünde durdular ve Kutlu manavdaki bir bölümde bulunan bir meyveye şaşkın bir şekilde bakakaldı ve manava meyveyi eli göstererek kendisine vermesini istedi. Meyveyi aldı ve baktı.
: “Çok ilginç bir bölümü muz diğer bölümü kırmızı acı biber ve diğer bir bölümü de limon” dedi.
Görevli Kutlu’nun bu sözlerine yanıt olacak şekilde : “Evet doğru söylüyorsunuz. Bu meyvede her ihtiyacı aynı yerde ve aynı zamanda karşılayabilecek ürün yapısı söz konusu. Biz dışardan bu ürüne oluşumu için herhangi bir müdahalede bulunmadık. Tamamen doğal olarak böyle ve ağaçlarda yetişip olgunlaşıp meyve oluyor. Ayrıca sizin dünyanızda sebze olan bu kırmızı acı biber bizde meyve olarak ve ağaçta yetişiyor” dedi.
Kutlu : “Bize göre çok ilginç hem yetiştiği yer hem de ürün yapısı olarak” dedi.
Diğer meyveleri de kısa bir süre inceledikten sonra yollarına devam ettiler. Yaklaşık olarak yarım saatlik bir yürüyüşün ardından tarım ürünleri ve her türlü ağaç ile çeşitli hayvanların yaşadığı oldukça geniş bir yüzölçümü kapsayan ormanlık alana ulaştılar. Ormana ilk adımlarını atış ile kendilerini sanki Ulus gezegeni içinde farklı ve bilinmeyen başka bir gezegende hissettiler. Ormanın içlerine ilerleyişleri sürdükçe ilk defa bazı nesneleri görüyorlardı. Bu şekilde şaşkın bakışlar içinde yol alırlarken birden
Gülizar : “Kutlu sen Tigin’i belli bir süre yalnız bırakacağız. Bunu sizleri bazı konularda sınama için yapıyoruz. Amacımız sizlerin ilk defa ve daha önce teorik yada pratik olarak hiç karşılaşmadığı olgular karşısında nasıl davranacağınızı, ne yapacağınızı ve bildiklerinizi nasıl uygulayacağınızı görmek. Yalnız şöyle bir durum daha var onu da belirteyim. Bu süre boyunca yanınızda bulunan görevliler artık yanınızda olmayacak ve bizimle de hiçbir fiziksel mekanik yada elektronik bağlantınız olmayacak. Şu sizlere söylemediğim ve sizinde bilmediğiniz süre tamamlanınca tekrar bağlantı kurulacak. Şimdilik hoşçakalın” dedi ve bağlantı kesildi. Gülizar’ın bu sözlerinin de ardından görevlilerle ormandan ve Kutlu ile Tigin’den ayrıldılar.
Bu andan itibaren ormanda ne kadar ve nelerle karşılaşacaklarını bilmeyen iki arkadaş köyümüzde aldığımız cezadan kurtulmak için buraya gelmiştik burada da ona benzer bir durumla karşılaştık diyorlardı kendi aralarında. Ormanda dolaşmaları devam ederken karanlığın kendini hissettirmeye başladığı anda karşılarına üç bacaklı ve bir aslanı andıran bir hayvan çıktı. Birdenbire ve aniden karşılarına çıkan ve ilk defa gördükleri bu hayvan karşısında adeta oldukları yere şaşkınlıkla çakılan iki arkadaş on saniye kadar beklediler. Kutlu dünyada ve köylerinde kendisinin sahip olduğu ve uyguladığı özelliği bu hayvan içinde kullanmak istedi. Hayvanlarla konuşma özelliğini karşılarında duran canlıya da uygulamak istedi ancak düşüncelerini hayvana ulaştıramıyor ve ondan da bir yanıt alamıyordu. Aralarında bir iletişim yoktu. Kutlu başarısız olmuştu. Tigin durumun farkına vardı ve bu sefer kendi özelliğini uygulamak istedi. Bir ağacın altında duran ve aslanı andıran hayvanın üstüne ağaçta bulunan meyveleri düşürmek istedi. Ancak Tigin’in de ulaştığı sonuç Kutlu’nun ulaştığı sonuç ile aynıydı. İkisi de dünyada sahip olduğu olağanüstü özelliklerini kullanamıyor ve bir sonuca ulaşamıyorlardı. Karşılarındaki hayvan daha fazla beklemedi ve Tigin’e göre biraz daha önde Kutlu’ya doğru bir hamle yaptı. Bu durumu hemen fark eden Kutlu ve Tigin birden olanca hızlarıyla koşmaya ve kaçmaya başladılar. İkisi önden koşuyor hayvan ise onları takip ediyordu. Ancak arkalarındaki hayvan ne tam koşuyor nede tam zıplıyordu. Üç bacağı olduğu için koşmak ve zıplamak arası diye adlandıracağımız bir şekilde onları takip ediyordu. Bu şekilde takip devam ederken Kutlu ve Tigin biraz daha önde gidiyordu. Oldukça kalın gövdeli ve bol dallı bir ağacın önüne geldiklerinde bacaklarında daha fazla koşacak kuvvetleri kalmamıştı. Son enerjilerini de ağaca çıkarak bitirdiler ve ağacın yerden oldukça yüksek yaklaşık dokuz on metrelik bir dala çıktılar. Burada en azından belli bir süre dinlenme olanağı olacaktı. Kendilerini takip eden hayvanda onlardan pek de aşağı değildi. Oda ağacın kalın gövdesinden çengelli tırnakları ile tutunarak çıkıyordu. Ağacın gövdesini tamamen çıkıp iki arkadaşın bulunduğu dala doğru hamle yaparken. Kutlu üstünde oturdukları ana dalın iki uzantısını kırdı. Kopardığı dalların birsini kendisi aldı diğerini de Tigin’e verdi. Dalları aldıkları andan itibaren iki arkadaş bütün güçleri ile kendilerine iyice yaklaşmış olan hayvana vurdular. Hayvan darbelerden etkilenmiyordu. Oldukça dirençli ve sağlamdı. Ayrıca Kutlu ile Tigin’in bulunduğu dalın hemen altındaki ince sayılabilecek bir dala çıkmıştı. Kutlu ile Tigin kuvvet uygulayarak bir sonuca ulaşamayacaklarını anlamıştı. İkisi birden hayvanın bulunduğu dala atladılar ve bu dal üstünde tepinmeye başladılar. Çok geçmeden ince dalın ana gövde ile olan bağlantısı çatladı ve sonunda dayanamayarak dal gövdeden koptu. İşte bu anda Kutlu ve Tigin başka bir dala geçtiler. Bu anda da bir önceki dal koptuğu için hayvan en azından sekiz metreden yere büyük bir gürültü ve bağırma sesi ile düştü. Hayvan ölmemişti ancak yere çarpmanın etkisinden olmuş olacak üç ayağı da kırılmıştı ve yerinden kıpırdayacak durumu yoktu. Bu anda kendilerine hayvandan bir zarar gelemeyeceğinin farkına varan Kutlu ve Tigin’de ağaçtan indiler. Hemen ağacın dibinde bulunan hayvanın yanı başına kadar gelip ona acıma duyguları içinde baktılar.
Kutlu : “Tigin boşver bunu hadi kaçıp gidelim buradan” dedi.
Tigin : “Olur mu yazık değil mi ? Hayvanda olsa bunu böyle kan içinde bırakıp gidemeyiz. İyileştirelim ondan sonra gideriz” dedi.
Kutlu : “Peki ya iyileşip tekrar bize saldırırsa?” dedi.
Tigin : “Bence saldırmaz yaptığımız iyiliğin karşılığını olumlu olarak bize verir” dedi.
Kutlu : “Pekala dediğin gibi olsun” dedi.
Tigin : “Tamam öyleyse bak şurada limona benzer meyveler var onlardan beş altı tane kopar bende uzun sarmaşık ve biraz dal parçası toplayayım” dedi.
Kutlu, Tigin’in söylediğini yaptı ve o meyveden kopardı. Beş dakika içinde Tigin’de dal ve sarmaşık topladı. Tigin meyvenin kabuğunu soydu ve suyunu yerde kanlar içinde yatan hayvanın yaralarına sıktı kopardığı kabuğu da yara yerlerine yapıştırdı. Daha önce hazırladığı dalları kırık yerlere tutuşturup uzun ve kalın sarmaşıklarla sarıp sabitleştirdi. Bütün bu olaylardan sonra gece güzdüzü alıp götürmüş ve karanlık bastırmıştı. İki arkadaş artık birbirlerini yerde baygın halde yatan hayvanı ve ormandaki hiçbir şeyi görmüyorlardı. Sadece konuşarak ve dokunarak birbirlerinin konumları hakkında bilgi sahibi oluyorlardı. Belli bir süre geçtikten sonrada çok yoğun ve yorgun olarak tamamladıkları günün etkisi ile derin bir uykuya daldılar. Sabahın nasıl geldiğini anlamadan günün ilk ışıkları ile uyandılar. Uyandıklarında ilk önce yerde yatan hayvana baktılar. Hayvan artık baygın değildi. Kutlu hayvanı sabahın ilk anlarında görüşü ile değişik bir oluşum içinde buldu kendisini. Bu oluşum kendisi ile hayvan arasında bir iletişimin kurulduğunu gösteriyordu. Neden daha önce değil de şimdi bir iletişimin olduğunu anlayamadı ve mantıklı bir yanıtını da bulamadı. Ancak bu durumdan çok mutlu olmuştu ve içinde bulunduğu durumu Tigin’e de söyledi. Bu durumda artık kendilerine hayvandan bir zarar gelmeyecekti ve en azından şimdilik bir hayvanla iletişim söz konusu olmuş olacaktı. Hayvanın iyileşmesi çok çabuk ve kısa bir sürede tamamlanmıştı kırılan kemikleri hemen kaynamış bütün yaraları da suyunu sıkıp bağladığı meyvenin etkisi ile iyileşmişti. Hayvan sabahın ardında gelen dört salik süre sonunda tamamen iyileşmiş ve ayağa kalkmıştı. Artık Kutlu ile Tigin’e saldırmak şöyle dursun ayağa kalktığında yaptığı ilk şey Kutlu’nun ayakkabısını yalamak olmuştu. Bu durum karşısında hem Kutlu hem de Tigin oldukça şaşırmıştı. Çünkü dünyadaki köylerinde bazı köpeklerden başka hiçbir hayvan kendilerine karşı böyle bir davranış içine girmemişti. Artık ormandaki yollarına Kutlu ve Tigin’in yanında aslana benzer o hayvanda eşlik ediyordu. Ormanın içinde aldıkları mesafe artarken birden ilginç bir kuş topluluğu ile karşılaştılar. Havada uçan bazı kuşların üç bazılarının dört bazılarının da iki kanatları vardı. Bu kuşlar kanatlarının sayılarına ve sahip özelliklere bağlı olarak bulundukları konumdan her yöne doğru hareket edebiliyorlardı. Örneğin bazıları geriye doğru geri dönmeden bazıları da dikey olarak yukarı ve aşağı doğru hareket edebiliyordu. Bazıları Kutlu ve Tigin’e bir helikopteri bazıları da bir uçağı hatırlatıyordu. İki arkadaş çok heyecanlanmışlardı ama aynı zamanda da duygusal bir tatmin yaşıyorlardı. Kendi içlerinden neredeyse orman gezintisi hiç bitmesin ve devamlı olarak hiç bilmediğimiz ve görmediğimiz hayvanlarla ve tarım ürünleriyle karşılaşalım diyorlardı. İsteklerinde de haksız değillerdi. Çünkü sürekli olarak içinde bulundukları evreni daha iyi tanıyacaklar hem de bu küçük sayılabilecek yaşta çok büyük yaşam tecrübesine sahip olacaklardı.
Kutlu : “Bence buna bir isim verelim Tigin” dedi yanlarındaki hayvanı göstererek.
Tigin : “Olur Kutlu ne isim verelim” dedi.
Kutlu : “Can Dost olur mu ne dersin?” dedi.
Tigin : “Sanki söylenişi bana biraz zor gibi geldi” dedi.
Kutlu : “O zaman sen bir isim söyle” dedi.
Tigin : “Sadece dost olmaz mı?” dedi.
Kutlu : “Tamam dost olsun” dedi.
Ardından Kutlu, Dost ile iletişim kurdu ona verilen ismi belirtti. Dost’ta kendisine bir isim verildiğini anladı ve topluca yolculuklarına devam ettiler. Yürürlerken birden Kutlu kolundaki cihazdan Gülizar ile bağlantı kurulduğunu gördü.
Gülizar : “Ne yapıyorsunuz bakalım” dedi.
Kutlu : “O kadar önemli değil ama oldukça zor ve güç bir süreci atlatıp geride bıraktık” dedi.
Gülizar : “Biliyorum, biliyorum. Ne zaman ne olduğunu ve ne olacağını daha önceden her aşaması ve her yapısı ile biliyorum. Başınızdan geçenleri gördüm ve biliyorum” dedi.
Kutlu : “Şimdi geri dönmek istiyorum yanımızda bulunan Dost’u da getirmek istiyoruz” dedi.
Gülizar : “Tamam geri dönebilirsiniz. Ama Dost’un da sizlerle birlikte gelmesine izin veremem bu durum daha sonra sıkıntı ve sorun yaratabilir” dedi.
Kutlu :” Neden?” dedi.
Gülizar : “Olmaz, Ulus gezegeninde yaşayan her canlı grubu kendi doğal olan yaşam ortamlarında yaşıyor, bu doğallığı ve biçimi değiştiremeyiz. Ancak sizler ne zaman isterseniz gidip Dost’u görebilir ve yanında istediğiniz kadar kalabilirsiniz, tamam anlaştık mı?” dedi.
Kutlu ve Tigin kollarındaki haberleşme cihazından “evet” deyip Dost hakkındaki konuşmaya son verdiler.
Kutlu : “Artık geri dönmek istiyoruz” dedi.
Gülizar : “Tamam bende bunu söyleyecektim” dedi.
Kutlu : “Yalnız yönümüzü ve şu anda hangi konumda bulunduğumuzu bilmiyoruz hangi tarafa doğru gideceğiz” dedi.
Gülizar : “Şu anda program çalışmaya başladı. Programın çalışmasını izleyin rahatlıkla ve kolaylıkla gideceğiniz yönü bulacaksınız” dedi.
Kutlu : “Tamam” dedi.
Bağlantı kesildi ve Kutlu ile Tigin kollarındaki cihazda çalışan programı izlemeye başladılar. Belirtilen yöne doğru yol almaya başladılar. Çalışan program kestirme bir yolu ve yönü göstermiş olacak ki on beş dakika sonra tamamen ormanlık alanı geride bıraktılar ve ormanın dışına çıktılar. Program sürekli ve devamlı olarak gidecekleri yönü ve konumu gösteriyordu. Bu şekilde yürümeye ve yol almaya devam ederek yine yaklaşık on dakika sonra kendileri için ayrılmış odaya ulaştılar. Yaşadıkları ve geçirdikleri sıkıntı dolu sürecin etkisi ve oldukça uzun süren yürüyüşlerinin etkisi ile yorulmuşlardı. İki arkadaş da yataklarına uzanıp dinlenmeye çekildiler. Geçen üç saatlik bir sürenin ardından ;
Gülizar : “Çocuklar, sizlerin her ikinizin de yapacakları ve elde edeceği tecrübeler bitmedi daha çok şeyler yapacaksınız” dedi.
Kutlu : “Siz öyle uygun görüyorsanız öyle olsun” dedi.
Gülizar : “Hangi ortamlarda hangi canlıların ne şekilde ve nasıl yaşadıkları konusunda bilgi sahibi olmak ve öyle bir ortamla karşılaştığınızda nasıl karar vereceğinizi ve sonuca ulaşmak için şimdi başka bir görev alacaksınız” dedi.
Kutlu : “Tamam , neresi ve ne olduğunu öğrenebilir miyiz?” dedi.
Gülizar : “Yanıtını alacaksınız ama bugün değil yarın sabahtan itibaren şimdi dinlenmeye devam edin” dedi.
Kutlu : “Tamam zaten şu anda yürüyecek ve hareket edecek halimiz yok o ağacın dalında çok sıkıntılı ve zor bir süreci atlattık” dedi.
Gülizar : “Tamam şimdi bağlantıyı kesiyorum yarın görüşürüz” dedi.
Bağlantı kesildi ve zamanın akışı doğal sürecine ve seyrine bırakıldı. Yeni bir sabah iki arkadaş için başka bir deneyin ve tecrübenin başlangıcı olacaktı. Bu durumu tahmin edebiliyorlardı ancak hangi konuda olacağını bilemiyorlardı. İçinde yaşadıkları evreni oluşturan bir tümleyişin yanında ne yaparlarsa yapsınlar nereye giderlerse gitsinler her zaman bir sıfırdan bir milimetre kadar bile ileri gidemediklerini düşünüyorlardı. Haksızda sayılmazlardı her öğrenilen ve tecrübe edilen şey gerçekte yeni bir olgunun başlangıcı o olgunun bitişi ise başka bir olgunun başlangıcı olacaktı. Üstelik bir adım daha ileri gidip paralel evrenler bazında düşünüldüğünde her anlamıyla sıfır olamayacak kadar küçük bir olgu içinde kalıp onun içinde var olduğumuzu kabul etmekten başka bir seçenek olmayacaktı. Bekledikleri sabah olmuştu ilk anda Gülizar yapılan bağlantı ile
: “Hazır mısınız çocuklar haydi şimdi başka bir yere ve başka bir tecrübeye doğru yola çıkacaksınız” dedi.
Kutlu : “Tamam ama nereye?” dedi.
Gülizar : “Otuz kilometre yükseklikteki bir dağın en uç noktasına gideceksiniz” dedi.
Kutlu : “Dünya’da o kadar yüksek dağ yok” dedi.
Gülizar : “Biliyorum. Bir hava aracı ile gideceksiniz ama bu defa yanınızda görevliler bulunmayacak. Sadece sizi götürüp oraya bırakacak hava aracının personeli olacak ama onlarda sizi oraya bırakıp geri dönecek. Ayrıca şunu da hemen belirteyim. Bu defa bağlantı kesilmeyecek sürekli olarak bir iletişim içinde olacağız” dedi.
Kutlu : “Bu iyi işte kim bilir oranın sıcaklığı sıfırın altında kaç derecedir?” dedi.
Gülizar : “Evet oranın soğuğundan etkilenmeyeceksiniz demiyorum. Ama soğuğu olduğu gibi hissetmeyeceksiniz. Giyeceğiniz özel giysilerle belki normal bir kış günündeymişsiniz gibi olabilir. Ama bilmediğimiz bölgelerde ne olur şu söylemek istemiyorum. Burada sizlerin tecrübesi ve karar verme yeteneği ön plana çıkacak. Bu uygulamanın gerçek konusu ve amacı da bu işte” dedi.
Kutlu : “Anlaşıldı. Ormandaki gibi sıkıntılı ve zor bir süreç içinde kendinizi bulabilirsiniz diyorsunuz” dedi.
Gülizar : “Evet bende bunu söylemek istemiştim” dedi.
Kutlu : “Tamam. Gidelim de , görelim” dedi.
O ana kadar bir şey söylemeyen Tigin : “Bakalım karşımıza neler çıkacak” dedi.
Bu konuşmaların tamamlanışının ardından iki arkadaş odalarına gelen görevliler ile birlikte yola koyuldular. Ulus gezegeninin hava üslerinden birine geldiklerinde kendilerine verilen özel giysileri giydiler ve az ötelerinde duran hava aracına doğru yöneldiler. Hava aracının zemini pamuk gibi yumuşak ve üstüne indiği ortamın veya nesnenin şeklini alabilecek bir yapıdaydı. Dünyada hiç görmedikleri bu araca bir asansör aracılığı ile yanlarındaki görevlilerle birlikte bindiler. Binişlerini takip eden saniyeler aşamasındaki bir süre sonunda araç hareket etmeye başladı. Dikey olarak kalkan araç tahmin edemedikleri ve yorumlayamadıkları bir hız ile Gülizar’ın bahsetmiş olduğu dağın doruğundaki alana indi. Kutlu ve Tigin yine araca binişlerinde kullandığı asansör yardımı ile hava aracından dağ yüzeyine indiler. İnişlerini takiben araçta geldiği hızla kalktı ve uzaklaşarak gözden kayboldu. Kutlu ve Tigin’in bir şeyler söylemesine olanak kalmayacak kadar kısa bir süre içinde hava aracı gitmişti. Kutlu kolundaki cihaza baktı. Gülizar ile bağlantı yoktu. Bulundukları yere çömelip beklemeye başladılar. Sürekli olarak kar yağıyordu. Üstündeki giysiler üşümelerini engelliyordu. Ancak etraflarında bir taş , bir ağaç yada bir hayvan yoktu kardan başka ve karın beyazlığından başka bir şey yoktu. Oturdukları yerden kalkmıyorlardı öylece dakikalarca derken saatlerce beklemeye başladılar. Dağın doruğunda geçirdikleri belli bir sürenin ardından ilk önce susadılar sonrada acıkmaya başladılar. Her ikisi etrafına baktığında içecekleri su yada yiyebilecekleri bir şey olmadığını gördüler. Daha önceki tecrübelerinden günlerce açlığa dayanabileceklerini biliyorlardı ama susuzluğa dayanamayacaklarının bilincindeydiler.
Tigin : “Şuradan biraz kar alıp yesek ne olur ki?” dedi.
Kutlu : “Olur mu buradan yağan kar ile bizim köyümüzde yağan kar aynımı ayrıca aynı bile olsa hasta oluruz sonra burada bizi kim iyileştirecek. Burada ne kadar bir süre kalacağımızı bilmiyoruz. Buda yetmezmiş gibi kurt gibi vahşi hayvanlarda varsa o zaman daha da bir belirsizlik içinde bulacağız kendimizi. Kar yemeyi en sona bırakıp. Bulunduğumuz yerden ve konumdan aşağı doğru inmeye çalışalım. Belki içecek su yada yiyecek bir şeyler bulabiliriz” dedi.
Tigin :”Doğru söylüyorsun bir iki gün su içmezsek ve bir şeyler yemezsek ölmeyiz” dedi.
Kutlu : “Tamam haydi aşağı doğru yola koyulalım” dedi.
İki arkadaş bulundukları yerden ayağa kalktılar. İlk önce üç yüz altmış derecelik bir bakış ile etraflarına baktılar yokuş aşağı diyebilecekleri bir yer görünmüyordu. Yüz metre kadar yürüdüler ilk gördükleri doksan dereceye çok yakın iki yüz metre yüksekliğindeki kardan ve buzdan oluşmuş bir uçurumdu.
Tigin : “Buradan başka aşağı başka bir yol görünmüyor. Ne dersin buradan kayarak inelim mi?” dedi.
Kutlu : “Evet ama hızımızı nasıl kontrol edeceğiz tutunup da hızımızı yavaşlatacak bir şey de yok. Bu şekilde hızımız gittikçe artar ve belki de kayıp kontrolden çıkarak savrula savrula aşağı doğru gideriz” dedi.
Tigin : “Doğru söylüyorsun” dedi.
Kutlu : “Üstümüzdeki tek metal ve dayanıklı şey şu haberleşme cihazları. Bunları kolumuzdan çıkarıp ayakkabılarımızın tabanına bağlayalım. Sivri ucu kar ile temas edeceği için belki hızımızı azaltır ve yavaşça aşağı ineriz” dedi.
Tigin : “Doğru söylüyorsun. Ben de başka bir çözüm yolu düşünemiyorum” dedi.
Her ikisi de kollarındaki haberleşme cihazlarını çıkarıp yine bu cihazların kemerleri ile ayakkabılarının tabanına bağladılar. Kutlu bir ayağını kaldırıp yere değdirince ayakkabısının tabanındaki cihazın metal ve sivri kısma kara saplandı. Deneme amacı ile Tigin’in kendisini itmesini söyledi. Uygulamaları işe yaramıştı ve olumlu sonuçlanmıştı ayağını kaldırmadan hareket etmiyorlardı. İstedikleri de buydu. Hızlarını ve konumlarını ayakkabıları ile kontrol edebileceklerdi. Doksan derece eğime yakın olan uçurumun kenarına geldiler. Kutlu önde arkasında ise Tigin vardı. Tigin iki eliyle Kutluyu belinin arkasından tutuyordu. Denge sağlamak için öndeki Kutlu sol adımını atarken Tigin sağ adımını atıyordu. Uçurumun tepesinden neredeyse karınca adımları büyüklüğündeki adımlarla yavaş yavaş uçurumda yol almaya başladılar. Bulundukları konumdan aşağıya bakıp korkmamak için ileri bakmıyorlardı. Önlerine ve ayaklarına bakarak iki yüz metrelik uçurum yolculuğunu üç saatte tamamladılar. İlk işleri kar üstüne sırtüstü yatıp bacaklarını ve ayaklarını dinlendirmek oldu. Yoruldukları için daha susuzlukları daha da artmıştı.
Tigin : “Ben çok susadım Kutlu şuradan avuç avuç kar alıp yiyeceğim” dedi.
Kutlu : “Olmaz. Burada ne kadar kalacağımız bilmiyoruz ya hasta olursan. O zaman ne yaparız. Ayrıca şu anda bağlantıda yok. Gülizar bağlantı kesilmeyecek demişti. İlk defa vermiş olduğu bir sözü tutmuyor bize yalan söylemiş” dedi.
Tigin : “Peki su bulamazsak ne yapacağız” dedi.
Kutlu : “Susuzluğa dayanabildiğimiz kadar dayanacağız. Bulamazsak son çare olarak kar yeriz. Ama şimdi değil daha buraya geleli on iki saat bile olmadı” dedi.
Tigin : “Tamam ama burada su bulamayız sıfırın altındaki bir ortamda sıvı halde su olur mu?” dedi.
Kutlu : “Doğru söylüyorsun. Şimdi etrafı iyice araştırıp inceleyelim belki yiyecek ve içecek olarak kullanabileceğimiz bir şeyler bulabiliriz” dedi.
Tigin : “Tamam dediğin olsun” dedi.
İki arkadaş uçurumun dibinde keşif yolculuğuna başladılar. İkisi birlikte bulundukları noktadan iki yüz metre yarıçaplı bir daire oluşturacak şekilde dolaşmaya başladılar. Ancak attıkları her yeni adımın bir önceki adımdan farkı yoktu. Bacaklarının yüksekliği kadar derinliği olan bir kar örtüsü vardı. Adımlarını çok büyük güçlük içinde atıyorlardı. Giydikleri özel giysilerden dolayı bir soğuk yada üşüme hissetmiyorlardı ancak zaman geçtikçe susuzlukları ve açlıkları gitgide belirgin bir hal almaya başlamıştı.
Tigin : “Bir an önce su bulmalıyız Kutlu. Benim daha fazla dayanacak gücüm kalmadı” dedi.
Kutlu : “Ben de seninle aynı durumdayım Tigin arıyoruz inşallah buluruz bulamazsak ne olur tahmin etmek istemiyorum” dedi.
Tigin : “Tahmin etsen de etmezsen de sonuç değişmeyecek” dedi.
Kutlu : “Eğer su bulamazsak aklıma gelen son çareyi deneyeceğiz” dedi.
Tigin : “Nedir o çare?” dedi.
Kutlu : “Sıcak su içeceğiz” dedi.
Tigin : “Susuzluğumuzu espri yaparak mı geçiştireceksin?” dedi.
Kutlu : “Ne esprisi?” dedi.
Tigin : “Ortada su bile yokken sen sıcak sudan bahsediyorsun” dedi.
Kutlu : “Bak şimdi diyelim ki su bulma ümidimiz kalmadı şu anda ayakkabılarımıza bağlı olan haberleşme cihazının içindeki bataryayı kılıfı ile birlikte çıkaracağız. Sonrada bataryayı içinde bulunduğu metal kılıftan çıkaracağız. Kılıfın içine kar koyacağız bataryanın artı ve eski uçları arasına çok yüksek dirençli olan şu metali bağlantı kabloları ile bağlayıp metali karın içine yerleştireceğiz. Bataryadaki akımın etkisi ile metal ısınmaya başlayacak ve ısınınca da karı eritecek. İlk önce kar eriyip su olacak sonrada yavaş yavaş ısınacak. Isısı normal bir seviyeye ulaşınca bataryadaki kabloları sökeceğiz. Çünkü sürekli kalırsa bataryanın gücü tükenir ve bizde eğer bağlantı kurulsa dahi haberleşme yapamayız” dedi.
Tigin : “Tamam anladım hem de çok iyi anladım. Bence burada su bulamayacağız söylediklerini hemen yapalım” dedi.
Kutlu : “Dur bakalım. Hemen acele etme bu son çaremiz olacak” dedi.
Tigin : “Tamam öyleyse biraz daha uzaklara gidip arayalım” dedi.
Birlikte yaklaşık iki saatlik bir süre içinde inmiş oldukları uçurumun dibinden yaklaşık bir kilometre kadar uzaklaştılar. Ancak sonuç ilkiyle aynıydı. Tigin’in de artık dayanacak gücüde sabrı da kalmamıştı.
Tigin : “Daha ne bekliyoruz Kutlu bir şey bulamayacağız söylediklerini hemen yapalım” dedi.
Kutlu : “Tamam bende bir şeyler bulma umudumu yitirdim başka çaremiz yok gibi görünüyor. Son çaremizi uygulayacağız” dedi.
Bu sözlerin ardından Kutlu ve Tigin ayakkabılarındaki haberleşme cihazını çıkardılar. Bahsetmiş olduklarını yaklaşık on beş dakikada hazır hale getirdiler. Artık biraz kar alıp metal kutuya koyacaklardı.
Kutlu : “Yerden kar alacağız. Ama buradaki karım kimyasal yapısını bilmiyoruz. İnsan sağlığı için zararlıysa susuzluğumuzu giderelim derken zehirlenmeyelim?” dedi.
Tigin : “Görünüş olarak dünyadaki kardan hiçbir farkı yok. Sanki başka seçeneğimiz varmış gibi konuşuyorsun Kutlu şuradan iki avuç alıp kutuya koyacağım” dedi.
Kutlu : “Tamam sende haklısın alda koy” dedi.
Çok mutlu olan Tigin yerdeki karı otuz santimetre kadar eşeledi ve ardı ardına iki avuç kar alıp metal kutuya koydu. Artık her şey hazırdı. Kutlu hazırlamış olduğu basit elektrik devresini çalışır duruma getirdi. Metal kutu içindeki kar önce eriyip su olmaya başladı sonrada yavaş yavaş ısınmaya başladı. Geçen birkaç dakikalık süre sonunda sudan dumanlar çıkmaya başlayınca Kutlu devrenin çalışmasını durdurdu.
Kutlu : “Al Tigin bu sıcak suyun hepsini sen iç ben senden sonra tekrar aynısını yapıp sonra içerim” dedi.
Tigin, Kutlu’nun kendisine uzattığı metal kutudaki suyu heyecanından ve sabırsızlığından neredeyse içmedi ve yuttu. Ancak sonunda istediğini yapmıştı ve suya hem de sıcak suya kavuşmuştu. Kutlu, Tigin’in boşalttığı metal kutuyu aldı ve kendisi içinde hazırlayarak on dakikalık bir süre içinde o da sıcak suyu içti. Böylece ilk aşamada susuzluklarını gidermişlerdi.
Tigin : “En önemli ihtiyacımızı giderdik Kutlu. Açlığa dayanabiliriz” dedi.
Kutlu : “Doğru söylüyorsun Tigin” dedi.
Tigin : “Ama yiyecek bir şeyler bulabilirsek çok iyi olur doğrusu” dedi.
Kutlu : “Tamam Tigin tamam” dedi.
İki arkadaş yaklaşık yüz metre kadar daha yürüdüler ve bir şey dikkatlerini çekti.
Kutlu : “Şuraya bakar mısın? Kar örtüsünün yüksekliği her yerde aynıyken şurada daha az. Bence orada bir çukurluk olmalı. Gidip yakından bakalım” dedi.
Tigin : “Doğru söylüyorsun Kutlu. Orada bir çukurluk olmalı” dedi.
Birlikte yürüyüp kar yüksekliğiniz diğer konumlara göre az olduğu alana geldiler. Kutlu yere doğru eğilip elini karın içine soktu. Eline bir şey değmiyordu.
Kutlu : “Tigin sende şuradan elini sok” dedi.
Tigin, Kutlu’nun dediğini yaptı ancak değişen bir şey yoktu.
Kutlu : “Birlikte burada karı kazacağız bakalım dibinde ne var” dedi.
Tigin : “Tamam Kutlu” dedi.
Aynı anda ve aynı noktada karı kazmaya başladılar. Yaklaşık iki metre kadar kazdılar. Bir metre çapında ve iki metre derinliğindeki alanın dibinde bir oyuk buldular. Kutlu oyuğun tabanına kadar ulaştı ve yatay konumda tahmin etmediği ve hayalde edemediği bir doğa yapısı ile karşılaştı ve
: “Tigin bir mağara bulduk. İçi çok karanlık. Ancak haberleşme cihazı ile aydınlatıp içini rahatlıkla görebiliriz” dedi.
Tigin : “Bence bu mağarada yiyecek bir şeylerde bulabiliriz” dedi.
Kutlu : “Belki de buluruz ilk önce girelim de. Peki içinde yabani hayvanlar varsa o zaman ne yapacağız” dedi.
Tigin : “ Ne olursa olsun girelim” dedi.
Birlikte haberleşme cihazının yaydığı ışık ile yollarını bularak mağaradan içeri girdiler. İlk dikkatlerini çeken şey birçok yeşil bitkinin oluşuydu. Bu durumun farkına açlığından olsa gerek ilk önce Tigin vardı.
Tigin : “Şuradan birkaç kök koparıp tadına bakalım mı?” dedi.
Kutlu : “Sen ne kadar aceleci ve sabırsızsın içeri gireli daha bir dakika olmadı hemen yerdeki otları yemekten söz ediyorsun. Biraz daha içlere doğru girelim. Belki bildiğimiz ve tanıdığımız bir ürünle karşılaşırız tamam mı?” dedi.
Tigin : “Tamam tamam” dedi.
Bulundukları konumdan biraz daha içlere doğru yürüdüler birden ikisi de şaşırdı. Gördükleri ürün dünyadaki karpuza benzer bir üründü.
Kutlu : “Bak ben sana söylememiş miydim. O otları yiyip zehirleneceğine şuradaki karpuzdan yiyelim. Yalnız böylesine bir zamanda da ve yerde nasıl olurda karpuz yetişir” dedi.
Tigin : “Ben nereden bileyim. Şimdi onu düşüneceğime yerim daha iyi” dedi.
Kutlu : “Haklısın misafir umduğunu değil bulduğunu yer” dedi.
Tigin : “Tamam şimdi bir tanesinin kabuğunu kırıp hemen yiyeceğim” dedi.
Kutlu : “Tamam birini alda yiyelim” dedi.
Tigin bu sözlerin üstüne bir futbol topu boyutlarındaki karpuzu aldı sert bir yumruk darbesi ile kabuğunu kırdı ve karpuzun içine baktı.
: “Kutlu aynı bizim dünyadaki karpuz üstelik çekirdekleri de aynı renkte ve aynı çoklukta” dedi.
Kutlu : “Doğru söylüyorsun Tigin. Bu ürün sulu olduğu için hem susuzluğumuzu gidereceğiz hem de karnımızı doyuracağız. Sanki bize biri bize bir ikramda bulundu” dedi.
Tigin : “Hangi biri bulunduysa bulundu. Şimdi şunu yiyelim” dedi.
Açlığın verdi dürtü ile çabuk bir şekilde parçalara ayırdıkları karpuzu yediler.
Tigin : “Açlığımda susuzluğumda artık yatıştı Kutlu. Peki şimdi ne yapacağız?” dedi.
Kutlu : “Düşündüğüm ve karar verdiğim bir şey yok ama bu karanlık mağaradan hemen çıkalım” dedi.
Tigin : “Yanımıza iki üç tanede karpuz alalım. Belki uzunca bir süre bu dağda kalırız. Bu durumda ihtiyacımız olur” dedi.
Kutlu : “Doğru söylüyorsun, alalım” dedi.
İkisini Tigin diğerini Kutlu olmak üzere üç karpuzu alıp koltuk altlarına koydular ve hızlı hızlı adımlarla mağaradan çıktılar. Mağaraya ilk girdikleri noktaya ulaştıklarında, kollarındaki haberleşme cihazında Gülizar belirdi ve
: “Merhaba çocuklar” dedi.
Kutlu sitem edercesine : “Merhaba olmasına merhabada neden zor durumdayken bizimle bağlantı kurmadınız” dedi.
Gülizar : “İkinizde farkında değildiniz ama ben sürekli sizlerden haberdarım. Nerede ne yaptığınızı ve nasıl olduğunuzu her an biliyorum ve bundan sonrada bileceğim” dedi.
Kutlu : “Peki uçurumdan inerken düşüp ölseydik, o zaman ne olacaktı?” dedi.
Gülizar : “Merak etmeyin sizlerle ilgili bazı şeyler bizim kontrolümüzde ve garanti altında. Karşılaştığınız olayların ve durumların olumlu ve belirlenmiş seçenekleri belli sizler sadece bunlardan birini seçiyorsunuz. Başka bir deyişle programın hangi veriden hangi sonuç üreteceği belli” dedi.
Kutlu : “Yani ölme tehlikesi yok mu demek istiyorsunuz?” dedi.
Gülizar : “Bizim kontrolümüzde olduğunuz sürece ve bize bağlı kaldığınız sürece yok” dedi.
Kutlu : “Anlaşıldı. Peki daha ne kadar bir süre burada kalacağız. İstediğiniz sınama sonuçlanmadı mı?” dedi.
Gülizar : “Sen söylemeseydin ben söyleyecektim. Sizleri on beş dakika içinde o dağdan alıp getirecek araç hazır. Bekleyin.” dedi.
Kutlu : “Tamam araç bizim bulunduğumuz konuma gelebilir değil mi?” dedi.
Gülizar : “Evet o konuda bir sorun yok araç her yere gidebilir yer sorunu yok” dedi.
Kutlu : “İyi o zaman. Bekleyelim bakalım” dedi.
Bu anda Gülizar haberleşme cihazından kayboldu. Tigin ve Kutlu mağaranın girişinden elli metre kadar açıkta beklemeye başladılar. Gülizar’ın belirttiği zaman dolunca bekledikleri araç yanlarına indi. Kendileri getiren aracın aynısıydı. Hızlı ve çabuk adımlarla iki arkadaş araca bindi ve hemen havalandılar. Yine kısa bir uçuş ve zamandan sonra kendileri için hazılanmış ve daha önce kaldıkları odaya geldiler. Bu anda tekrar bağlantı kuruldu
Gülizar : “Nasılsınız çocuklar?” dedi.
Kutlu :” Şu ana kadar her şeyi anladım ama haberleşme cihazından bataryayı çıkardığımızda da bizlerle haberleşme içinde olduğunuzu söylemiştiniz. İçinde batarya olmayan bir elektronik cihaz nasıl çalışır. Bunu anlayamadım doğrusu” dedi.
Gülizar : “Doğru söylüyorsun. Dünyadaki mantık ile çalışmıyor bunlar. Bu cihaz hangi ortamda bulunursa bulunsun kendi elektrik akımını üretiyor. Sıcak ortamda, soğuk ortamda veya ılık ortamda fark etmez hatta nerede olursa olsun. Sadece bulunduğumuz evrenin dışına çıkarsa çalışmaz. Bu engellemek yani evrenimizin dışında çalışmamasını engellemek için bataryayı yanına yerleştirdik. Bilinmeyen ve herhangi bir madde olmayan bir ortamda çalışmak için bataryayı kullanacak. İşte temel fark yada yapı başka bir deyiş ile anlaşılması gereken nokta bu” dedi.
Kutlu : “Demek ki boş yere bataryayı bitireceğiz diye düşünmüşüz. Bunu bilseydik Tigin’e istediği kadar sıcak su içirebilirdim. Çok da içmek istiyordu doğrusu” dedi.
Gülizar : “Evet. Ama bence bilgi eksikliğine dayanan bir uygulamanın sonucu doğru olarak noktalanmış. Böyle olması daha mantıklı ve daha doğru” dedi.
Kutlu : “Anlamadım?” dedi.
Gülizar : “Bilgi eksikliği zorluklara karşı daha dirençli ve dayanıklı olmanızı sağladı. Bu kazanç ve elde bilgi eksikliğinden çok daha fazla önemli” dedi.
Kutlu : “Tamam şimdi daha iyi anladım” dedi.
Gülizar : “Bende sizlerden bunu bekliyordum” dedi.
Kutlu : “Her ikimizde annelerimizi özledik. Dünya’ya dönmeyecek miyiz?” dedi.
Gülizar : “Pekala madem ki dünyaya dönmek istiyorsunuz neden olmasın? Yalnız birkaç yıl daha geçmesi gerekiyor ondan sonra isteğinizi yerine getireceğiz” dedi.
İki arkadaşın Ulus gezegeninde geçirdiği süre yıllar bazında ilerledi ve on yedi yaşına ulaştılar. Geçen bu sürenin tamamı iki arkadaş için sınama ve tecrübe kazanmadan başka bir anlam ve değer ifade etmiyordu. Zaten esas yapı ve oluşumda buydu. Gülizar ve Deniz bunu istiyordu. Artık dünyaya , köylerine ve annelerine kavuşma vakti gelip yerini almıştı.
Gülizar : “Dünya’ya köyünüze gideceksiniz ama sonra tekrar ikinizi de Ulus gezegenine geri getireceğim. Anlaştık değil mi?” dedi.
Kutlu : “Tamam tamam bizi götürecek araç hazır mı?” dedi.
Gülizar : “Annelerinizi çok özlediniz galiba her şey hazır sizi almaya gelecekler biraz bekleyin. Ayrıca bendende şimdilik bu kadar haydi hoşça kalın” dedi.
Gülizar’ın kandileri açısından önemli ve değerli olan bu sözcüklerinin ardından kendilerini almaya gelecek aracı beklemeye başladılar. Bekleyişleri bir özlemi ve bir sevgiyi ve bir hasreti belirtiyordu. Sonunda bekledikleri ve istedikleri ana kavuştular. Kendilerini dünyaya götürecek araç geldi. Yanlarına kadar gelen görevlilerin eşliği altında iki arkadaş uzay aracına bindi. Bu araç kendilerini Ulus gezegenine getiren aracın bir başka benzeriydi. Araçta yerlerini alan Kutlu ve Tigin’in gezegenler arası yolculuğu başlamıştı. Büyük bir sabırsızlıkla ve heyecanla dünyaya ulaşmayı bekliyorlardı. Artık Ulus gezegenini konum olarak geride bırakmışlardı dünyaya gittikçe yaklaşmışlardı. Çok uzaklardan mavi görünen dünyaya yaklaştıkça bu renk diğer renklerinde karışımı ile bir renkler gezegeni gibi görünüyordu. Gerçek anlamda da düşünülecek olursa bu durum ülkeler , halklar , canlılar ve doğal ürünlerle de aynı anlamı ifade ediyor ve belirtiyordu. Belki de dünyanın uzayda henüz uzak bir konumdayken bu şekilde gösteren bir yapı her bakımdan içinin bir aynasıydı. Hangi açıdan ve hangi sosyal konumdan bakılırsa bakılsın bütün durumlarda ve zamanlarda bir renkler gezegeniydi.
Artık dünya ile aralarında yüzlerle ifade edilebilecek kilometre bazında bir uzaklığa gelmişlerdi. Türkiye bütün belirginliği ile görünüyordu. Uzaklık gittikçe azalıyor ve köyleri de belirgin oluyordu. Kendilerini getiren uzay aracı Kutlu ile Tigin’in daha önce köylerinden ayrılmadan önce kalabilmek amacıyla yaptığı kulübenin yakınlarına bir yere dikey olarak indi. İki arkadaş uzay aracının personeli ile daha sonra tekrar görüşebilmek umudu ile vedalaşıp araçtan yavaş ama köylerine kavuşmanın heyecanını barındıran adımları ile indiler. Onların inişleri ile uzay aracı hemen kalktı ve saliselerle açıklanacak bir süre içinde dünya dışına çıkıp gözden kayboldu. Kutlu ile Tigin’in dikkatini çeken ilk şey aradan geçen yıllar sonra kulübenin iskeletini oluşturmak için yere çaktıkları kalasların birer uzun boylu ağaç olmalarıydı. Ayrıca kulübenin duvarlarını oluşturan dallar ve sarmaşıklarda birbirlerine girmiş ve karışarak bir bitki havuzuna dönmüştü. Kulübenin içi tamamen sarmaşık dal ve yapraklarla dolmuştu. Bir an içini görmek için girmeyi düşündüler ancak içerideki dallar ve sarmaşıkların çokluğu bu isteklerini engelliyordu. Daha fazla içinde bulundukları konumu zorlamadan köylerine evlerine doğru yaya olarak yola koyuldular. İki arkadaş ilk önce Vatan köyündeki Kutlu’nun annesini ziyaret edecek sonrada Ovalı köyündeki Tigin’in annesine gideceklerdi. Hızlı ve geniş mesafeli adımlara zaman zaman koşarak devam ettiler ve Vatan köyüne ulaştılar. Kutlu evlerine ulaştığında bir sessizlik ve hareketsizlik gördü. Normalde annesi bahçede oluyordu. Herhalde içeridedir diye düşündü kapının ziline dakikalarca bastı yanıt alamayınca kapı tokmağını vurmaya başladı ancak yine yanıt alamadı. Kutlu’nu aklına bu sefer “herhalde annem bir yerlere kadar gitmiştir” düşüncesi geldi ve bahçedeki oldukça tozlanmış ve örümcek ağları ile kaplanmış sandalyelere Tigin ile birlikte oturdular. Bir akşamı da oturdukları yerde yapacaklardı anlaşılan. Ancak hava kararmaya başlamasına rağmen annesi gelmemişti. Hemen yanlarındaki evden daha öncede tanıdığı komşuları durumu fark ederek Kutlu’nun yanına geldi ve
: “Kutlu bilmiyorum biliyor musun yoksa bilmiyor musun ama annen birkaç yıl önce senin hasretine ve olmayışının acısına dayanamadı. İlk önce felç oldu sonrada ağır bir kalp krizi geçirerek öldü” dedi.
Kutlu bu sözleri duyduğu an birdenbire oturduğu sandalyede adeta taş kesildi. Yanındaki arkadaşı Tigin de aynı durumdaydı. Dakikalarca öyle bekleyen Kutlu annesinin öldüğünü duyunca bu sefer yüksek sesle ve gözlerinde boşalan yaşlarla ağlamaya başladı. Tigin ve komşusu hiçbir şey söylemeden ve hiç bir şey yapmadan öylece onlarda beklediler. Kutlu sürekli olarak ağlıyor ve susmak bilmiyordu. Kararmış olan hava Kutlu ve Tigin için karanlık ötesi bir hal almıştı sadece etrafları değil kendi içleri de kararmıştı. Sabaha kadar Kutlu oturduğu sandalyeden kalkmamış yada kalkamamıştı. Ama sonunda sabah olmuştu. Kutlu içinden annesinin ölümünden muhtar Murat’ı sorumlu tutuyordu. Kızgınlığına nefret duygusu da eklenince bir an önce köylerinden ayrılmayı uzaklara çok uzaklara gitmeyi düşündü. İlk yarım kalan eğitimlerini tamamlamak sonrada üniversite eğitimi özelliklede mühendislik eğitimi almak istiyordu. İstanbul da daha önce tanıdıkları aracılığı ile burslu eğitime başvuruda bulundu. Mektuplaşma sonucunu alma yaklaşık olarak dört ayı buldu. Kendisine ulaşan mektuplarda birkaç eğitim kuruluşu olumlu yanıt vermişti. Bunlardan biri ve en önemlisi de eğitiminin bütün aşamalarını üniversite eğitimi de dahil karşılayacak olan Atatürk Üniversitesi’ydi. Vatan köyünde hiç kimse ile vedalaşmadan Ovalı köyüne Tigin’in yanına gitti. Tigin ve Tigin’in annesi ile vedalaşıp içinden “bir daha buralara asla uğramayacağım” düşüncesi ile ayrıldı. Bir otobüs yolculuğundan sonra İstanbul’a ulaştı. Kendisine gelen mektupta yazan adresin tarifini aldı ve sabahın ilk saatlerinde geldiği İstanbul da Atatürk üniversitesine ulaştı. Kapıdaki görevliye kendisini tanıttı ondan gerekli bilgileri aldı ve öğrenci işleri bölümüne gitti. Daha önce posta ile kayıt yaptırmıştı. İlgili birimden gerekli bilgileri aldı. Gelecek olan bütün eğitim yaşamı boyunca gerekli olan bilgilere ayrıntısı ile sahip olduktan sonra üniversitenin öğrenci yurduna gitti. Oda iki kişilikti. Kişi sayısına göre düşünülecek olursa oldukça geniş ve büyüktü. Ayrıca odada etüt bölümü küçük bir kitaplık ve iki adette çalışma masası vardı. İlave olarak da küçük bir buzdolabı bulunuyordu. Bunlara ek olarak birde ilk yardım dolabı ve içindeki tıbbi malzemeler vardı. Odanın bir köşesinde ise bir televizyon , müzik seti ve bir telefon bulunuyordu. Kutlu için öğrenci yurdu modern bir turistik tesis gibiydi. Odadaki arkadaşı bilgisayar mühendisliği dördüncü sınıf öğrencisi olan bir abisiydi. Kendisi bir ay sonra derslere başlayacak olan okulunda en azından danışacağı, ders içeriklerini öğrenebileceği ve sorduğu sorulara yanıt alabileceği bir arkadaşı olacaktı. Ayrıca bilgisi daha da arttırarak Tigin’in önüne geçmeyi gezegenlerin yöneticisi olmayı gerçekleştirebilecekti. Bu ana kadar Gülizar’dani Kutlu’mu yoksa Tigin’mi seçilsin konusunda bir sinyal almamıştı ama hisleri ona kendisinin Tigin’den daha önde olduğunu söylüyordu. Gerçektende tarafsız bir konumdan ve açıdan bakıldığında durumun ve sonucun Kutlu’nun lehine olacağı rahatlıkla söylenebilirdi. Çünkü yaptıkları, düşündükleri ve bilgisiyle Kutlu daha öndeydi. Odasındaki abisine okulların açılmasına henüz bir kaldığını ve kendisinin ne tavsiye edebileceğini sordu. Abisi ise ona “İstanbul’un kütüphanelerini, tarihi yerlerini ziyaret etmesini ve boğazı ayrıntısı ile gezmesini” tavsiye etti. Daha sonrada hemen ekleyerek dersler başladığı zaman yemek yerken bile ders çalışmak zorunda kalacağını saniyeler bir yana eğitim yaşamı boyunca saliselerin bile aranacağını ve çok değerli olduğunu söylüyordu. Bu söylenenleri adeta can kulağı ile dinleyen Kutlu tavsiyeleri yerine getireceğini söyledi. Şu an sahip olduğu boş zamanını abisinin belirttiği şekilde değerlendirmeye başladı. Bu şekilde bir ayı nasıl geçtiğini anlamadan hızlı bir şekilde tamamladı. Ertesi sabah okullar açılacaktı. Çok heyecanlıydı. Üniversite eğitiminin başlangıcına ilk adımını almış olduğu iki mühendislik bölümünün dersleri ile başlayacaktı. Bunlar bilgisayar mühendisliği ve elektronik mühendisliğiydi. Özelliklede Atatürk’ün ismiyle anılan bir üniversitede bu bölümlerde okumanın tahmininde öte çok çok zor olduğunu biliyordu. Ama geleceği için isteyerek ve bilerek bu bölümleri seçmiş ve karar almıştı. Daha birinci sınıftan itibaren temel bilgileri içeren derslerin yanı sıra çok ciddi ve ağır araştırmalar yapmasını gerektirecek derslerde vardı. Bu derlerden biri ise oldukça ilginç ve içerek olarak çok farklıydı. Temel yapı olarak bilgisayar verilerinin kayıt ortamlarının geliştirilmesi ve her maddeye veri kaydı çalışmalarını içeren bir dersti. Verilerin kaydı için temel yapı olarak şöyle bir çalışma yapılıyordu. Dünyada en çok bulunan ve fiziksel olarak ta uygun elementler temel veri depolama işlemi için kullanılmaktaydı. Bu element özel kimyasal ve fiziksel çalışmalarla atomlarındaki yörüngelerde bulunan elektronların rahatlıkla koparılarak bir üst yörüngeye taşınması mantığına ve yapısına dayanıyordu. Mikro voltluk bir gerilim atoma uygulandığında bir elektron bir üst yörüngeye geçiyordu. Aynı ölçütlerdeki gerilim tekrar uygulandığında bir elektron daha üst yörüngeye geçiyordu. Bu durumda üst yörüngedeki elektron sayısı ikilik sayı tabanının yapısını ve temelini oluşturuyordu. Elektron sayısı tek ise ikili tabanda “0” , elektron sayısı çift ise ikili tabanda “1” anlamına geliyordu. Böylece yan yana değerlendirilen atomlar ikili tabanda bir dizisel veriyi oluşturuyordu. Bu mantığın kolay ve kullanışlı oluşu mikro watt’lar ölçütündeki bir güç ile terabaytlık verilerin saklanabilir olmasını gerçekleştiriyor olmasıydı. Aynı mantığı dünyada en çok bulunan toprak ağaç taş ve su gibi maddelere de uygulanabilirliği için yapılan çalışmalara da uygulamak isteyişleriydi. Bu bir bakıma dünyada bu zamana kadar henüz gerçekleştirilememiş olan canlı hücrelere bilgi depolanması çalışmalarının da hızlandırılması anlamına geliyordu. Bu yapılan çalışmanın başarı ile sonuçlanması insan beyninin alabileceği kadar bilginin depolanması anlamına geliyordu. Hemen hemen bütün bilimlerde bilgi sahibi insanlar olacak ve maksimum kapasite ile bilgilerden faydalanabilecek bir oluşum var olacaktı. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın bu durum yeni bir çalışmanın da başlangıcı olacaktı. Bu da insan beyninin kapasitesinin her alanda arttırılması ve faydalanılabilmesi çalışması olacaktı. Belki bu çalışma Atatürk üniversitesinde başarılabilirse evren yada evrenler bazında Türkiye’yi diğer bir deyiş ile dünyayı lider ve egemen kılacaktı. Bu düşsel bir ideal ve bu çağda Türkiye’de yaşayan her insanın somut ve bilinen bir idealiydi. Bu aşamada da Kutlu , Ulus ve Sıra gezegenlerinin genel yöneticisi olacak ve dünya ile canlı ve yaşayan bir bağlantı kurabilecekti. Eğer düşündüğünü ve istediğini başarabilirde bir sonraki adımda bütün yetkilerini kullanarak bilinen evrenlerin tümümü Atatürk üniversitesinden bilimi temel alarak belirlenmiş ve seçilmiş bir grup ile yönetebilecekti. Bu düşünce ulaşmak istediği sırada ikincisi ve sonuncusuydu. Bu olguya ulaşmak isteği onu derslerinde başarılı olmaya ve insan olarak ta örnek olmaya itiyordu. Aldığı derslerdeki notları ile üniversitede ilk sırayı almıştı hem de çok açık ve büyük bir fark ile. Bu durum Kutlu’da bir şımarıklık ve kendini beğenmişlik yapısı getirmemiş aksine daha çok çalışarak ve arkadaşlarında daha fazla faydalı olabilme sorumluluğu oluşturmuştu. İçinde bulunduğu durumdan ve yapıdan memnundu. Zaman ilerliyordu ve istediği gibi gidiyordu. Öğrenci yurdundaki odasında abisi ile akşamdan başlayıp bazen sabaha kadar süren tartışma konularına dalıyorlardı. Hiç bilmediği ve tahmin bile edemediği olguları dinleme ve bilgi sahibi olma olanağına sahip oluyordu. Böylece düşüncesi çeşitleniyor ve bu durumda da üretkenliği artıyordu. Toplam olarak altı yıl süreceğini tahmin ettiği eğitiminin ilk yılı tamamlanmak üzereydi. Mühendislik eğitiminin başlangıcından sonuna kadar her aşamada öğrencilerden verilen temel bilgilerden faydalanarak yeni teoriler ve buluşlar yapmaları isteniyordu. Bu aşamaya ulaşmak için gereken bütün alt yapı hazırdı ve bütün öğrencilere aynı oranda sunulmuştu. Öğrencilerden de kendilerine sunulan bu olanaklardan olumlu yönde kullanma ve sonuç alma beklentisi vardı. Eğitim sistemindeki temel yapı tümdengelim ve tümevarım uygulamalarıydı. Konunun işleyişine ve yapısına göre iki yöntemden biri tercih ediliyordu. Örneğin; öğrencilere pozitif bilimlerden bir sonuç veriliyor ve öğrencilerden bu sonuca ulaşmaları isteniyordu. Bazen de birçok veri ve bilgi verilerek o ana kadar bilinmeyen ve yapılmayan bir buluş ve bunu destekleyen bir teori ispatlamaları isteniyordu. Yine bu kavramların dışında orta noktada karar verme yöntemi ve akışı öğrencinin kendisine bırakılıyordu. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın bilinmeyenleri icat etme ve keşfetme temel düşünce yapısı olarak alınmıştı. Mühendislik bölümlerindeki öğrenciler ayrıca sosyal bilimlerden soyutlanmamışlardı. Çünkü bir çok konu ve çalışma alını iç içeydi. Doğanın temelini oluşturan bazı yapılar ve olgular her iki bilim dalında işleniyor ve ortak derslerle ayrıntılı olarak pekiştiriliyordu. İşte bu şekilde yıllar gelip geçiyordu. Kutlu derslerle ve derslerin konusu olan buluşlarla, keşiflerle ve teori ispatlamakla yılları geride bırakıyordu. Kendisinde anlayamadığı ve tahmin bile edemediği bir hızla yıllar su gibi akıp gitmişti. Kutlu da artık yirmi üç yaşına girmek üzereydi. İki yıl sonra Ulus ve Sıra gezegenlerinin genel yöneticisi olacağını tahmin ediyordu. Kendinden emindi ve Tigin’den daha önde olduğunu biliyordu. Çok küçük yaşlardan itibaren sahip olduğu bazı düşünceleri ülke yönetim şekillerine uygulamak ve evrenler bazında yaymak istiyordu. Küçük bir köy yönetiminden bütün evrenlerin en geniş yönetimine kadar uygulamak istiyordu. Artık altı yıllık dolu dolu ve kendisine bir çok şey kazandıran eğitimi tamamlanmak üzereydi. Yurttan birlikte kaldığı abisi çoktan mezun olup gitmişti ve iki ay sonra sıra kendisine gelecekti. Bunun bilincinde ve farkındaydı. Hem sahip olduğu bilimsel eğitim hem yaşam tecrübesi ve hem de gezegenler arası bilgisi ile kendisine ideal bir yönetici ve yüzde yüz karar verici olarak bakılıyordu. Kendisinden istenen son öğrencilik görevlerini de yerine getirdikten sonra ve tamamlanmış olan iki aydan sonra okulunu çift diploma ile bitirdi. Bunlardan biri bilgisayar mühendisliği bir diğeri de elektronik mühendisliğiydi. Diğer normal diye adlandırılan insanlara göre birçok bakımdan daha farklıydı. Hem de her açıdan. Okuldaki arkadaşları ve hocaları ile vedalaştıktan sonra kolundan hiç çıkarmadığı haberleşme ve bağlantı cihazı ile Gülizar’ı aradı.
Kutlu : “Gülizar hanım artık her şeyimle hazırım diye düşünüyorum. Sizin ve Deniz beyin yönetici seçme tercihinizi öğrenebilir miyim?” dedi.
Gülizar : “Bence sen sonucu bildiğin halde yinede soruyorsun doğru değil mi?” dedi.
Kutlu : “Ben kendimi tahmin ediyorum” dedi.
Gülizar : “Doğru hem de çok doğru Deniz beyde benim gibi düşünüyor hem ayrıca ikimizde zaten yıllarca önce kararımızı vermiştik” dedi.
Kutlu : “Yalnız benim bir tek isteğim var” dedi.
Gülizar : “Söyle bakalım Kutlu neymiş o isteğin?” dedi.
Kutlu : “Tigin’ide gezegenlerinize alacaksınız ve ona sahip olduğu bilgi tecrübe ve birikimini değerlendirebileceği ve uygulayabileceği bir görev vereceksiniz. Tamam mı?” dedi.
Gülizar : “Tabiî ki zaten sen söylemezsen de Tigin için böyle bir tercih ve görevlendirme düşünüyorduk” dedi.
Kutlu : “İyi öyleyse” dedi.
Gülizar : “Sana iki gün müsaade dünya ile yavaş yavaş vedalaş ve gezegenden evrenler bazında görev almaya doğru ilk adımını at. İki gün geçtikten sonra şimdi sana vereceğim adrese saat sabaha doğru üç otuzda git. Orada seni almak için gelen uzay aracı hazır olmuş olacak. Tamam değil mi? Başka bir isteğin varsa söyle bundan sonra belki de bir daha dünyaya dönmek ve görmek için zamanın olmayabilir. Görevin bu isteğini engelleyebilir” dedi.
Kutlu : “Tamam tamam biliyorum. Zaten annemi kaybettikten sonra sadece eğitim amacıyla dünyada kalıyorum. Yoksa bir an önce buradan ayrılmak ve başka gezegenlere gitmek isterim” dedi.
Gülizar : “Doğru düşünmüşsün” dedi.
Kutlu : “Tamam Gülizar hanım isteklerinizi yerine getireceğim. Peki Tigin ne zaman gelecek” dedi.
Gülizar : “İlk önce sen geleceksin daha sonrada Tigin” dedi.
Bu konuşma süresinin ardından haberleşme bağlantısı kesildi ve Kutlu kendisine son olarak verilen iki günlük süre ile baş başa kaldı. Sonunda da beklediği ve istediği ana kavuştu. Daha önce kararlaştırılan yere belirtilen saatte geldi. Uzay araca çok daha önce gelmiş ve kendisini bekliyordu. Kısa bir süre içinde yerini aldı ve daha önce gerçekleştirmiş olduğu yolculukların bir benzerini yaşamaya başladı. Uzay aracı Ulus gezegenine ulaşınca direkt olarak Gülizar’ın bulunduğu yönetici yerleşkesine geldi. Gülizar hemen dışarıda Kutlu’yu karşılamaya hazırlanmıştı ve
: “Kutlu , çok büyük bir olasılıkla bizim yöneticimiz olacaksın. Ancak yapman gereken birkaç çalışman daha var ve tecrübe edinmen gereken birkaç konu daha var. Ancak bunları başaracağını tahmin ediyorum” dedi.
Kutlu : “Bunların ne olduğunu öğrenebilir miyim?” dedi.
Gülizar : “Birincisi, çalışmalarımız sonunda ulaştığımız ama henüz tam olarak veya başka bir deyiş ile yüzde yüzde karar veremediğimiz ve bir çözüme ulaştıramadığımız bir konunun içeriği hakkında” dedi.
Kutlu : “Peki konu nedir?” dedi.
Gülizar : “Paralel evrenlerde yaşayan insanların ortak noktasının yani referansının ne olduğu ve nerede nasıl ve hangi biçimde yaşadığı ve bu referans ile diğerlerinin arasında nasıl bir bağlantı olduğu. Bütün ve çözüme ulaştıramadığımız konu bu” dedi.
Kutlu : “Peki benden bu konuyla ilgili ne tür bir bilgi bekliyorsunuz. Ayrıca bu konu hakkında ne tür kaynaklardan faydalanacağım?” dedi.
Gülizar : “Daha önce araştırma görevlilerinin yaptığı çalışmaların sonuçlarından faydalanabileceksin. Ancak bu çalışmalar bir sonuca ulaşmaktan çok bilinen ve yapılan araştırmaların bir sentezi şeklinde” dedi.
Kutlu : “Tamam. Herhalde bu bilgiler bir kütüphanede” dedi.
Gülizar : “Evet kütüphanede” dedi.
Kutlu dünyadan geldiği aynı günün içinde konuyla ilgili kütüphaneye gitti. Araştırma konusunu kapsayan binlerce kitap içeriklerini elektronik ortamda inceledi ve istediklerini aldı. Ardından da incelemeye başladı. Bütün araştırmalar aynı sonucu gösteriyordu. Evrenlerdeki yaşam insan kaynağının bir yansımasıydı. Yansıma ile referans arasında tek yönlü bir etkileşim ve iletişim söz konusuydu. Referans yansımayı istediği gibi hem ortam olarak hem de zaman olarak kontrol edebiliyordu ama tersi geçerli değildi. Kutlu’dan bu kritik nokta ile ilgili bilgi isteniyor ve referansa müdahale ederek paralel evrenleri konum olarak ayrı olsa da tek evren olarak yapılandırıp tek yansıma oluşturulması isteniyordu. Bu aşama eğer gerçekleştirilirse referans ve yansıması da tek olacak şekilde birleştirilip ve oluşturulup başka müdahale alanlarından soyutlanmak isteniyordu. Bu ana kadar hiçbir evrende bu şekilde oluşturulan çalışmanın sonucu yine bu şekilde sonuçlandırılamamıştı. Sadece insan yada canlı bazında değil bütün kütleler bazında bir çalışma sonucuna ulaşılmak isteniyordu. Kütle olmayan yapıda bu çalışmanın içindeydi. Kavram olarak birbirlerini tamamlıyorlardı. İki durum birbirlerine göre sanaldı. Ama kendi içlerinde ve ortamlarında varlıkları, yapıları ve oluşları mevcuttu. İki ortam arasında herhangi bir ortamdaki varlılığı korunacak şekilde geçiş başarılı olarak gerçekleştirilirse her bakımdan kavramlar birleşecek ve “yok” yada “var” gibi kavramlar bu kalıplardan çıkarak tek kavram altında birleşecekti. Bu durumda o ana kadar oluşmuş ve geçerli olan her kavramın sadece ana kavramın bir alt kümesi olmasını sağlayacak ve “bilinmeyen” yada “çözümsüz” gibi kavramların yok olmasına neden olacaktı. Bu duruma ulaşılınca da özellikle canlılarda bir adım daha ileri gittiğimizde insanlarda hiçbir zaman ve hangi ortamda ve zamanda olursa olsun barış ve mutluluğu getirecekti. Böylece ulaşılmak istenen ve amaç olan kavram yüzde sonsuz oranında baskın gelecekti. Kutlu sahip olduğu bilgiler doğrultusunda bir benzetim modeli oluşturup çalıştırarak insan referansının yada kaynağının nasıl olduğunu ve oluştuğunu çözmeye çalışacaktı. Bunun için her türlü kötü , olumsuz ve belirsiz düşüncelerden arındırılan bir canlı grubu oluşturacaktı. Oluşturulan bu canlı grubunun her hareketi ve davranışı incelenerek sonucu oluşmuş çalışmanın kaynağı araştırılacaktı. Tek bir canlı üzerinde çalışma yapılmıyordu yoksa bu durumda kaynağı bulmak zor olabilirdi hem konum hem de zaman olarak. Bu yüzden bir insan grubu söz konusuydu. Hatta bu aşamaya gelmiş insan sayısı ne kadar fazla olursa evrenler bazında insanlar grubunda oluşan değişimin kaynağını bulmak daha kolay olacaktı. Kaynağı bulmanın belirgin ve bu ana kadar çözülmemiş bir problemi vardı. Kaynağı fizik kurallarına uygun bir çözüm ile mi bulmak gerekiyordu yaksa başka bir bilim dalı oluşturup bu oluşturulan bilim dalından faydalanılarak mı bulmak gerekiyordu? Hangi bilim dalında olursa olsun tanımlı olan her şey fizik içinde geçerliydi. Ancak temel fizik kurallarının bir gelişimi olan bir çok konu referansı yada kaynağı açıklayamıyordu. Enerji bazında başka bir deyiş ile ışık hızını geçme durumunda madde kavramının oluşumu ve varlığı bir çelişki ve belirsizliğin açık bir betimlenmesiydi. Oysa atomik bazdan daha da ileri gidildiğinde boyut ve hacim olarak daha da küçülme söz konusu olduğunda maddenin özelliklerini korumasını sağlayacak bir yapı oluşturulmalıydı. Atom çekirdeği etrafındaki yapı ayrı ayı gruplama ile değil maddesel özelliği açıklayan bir sınıflamaya göre değiştirilmeliydi. Bu şekilde öz yada kaynak hiçbir zaman kaybolmayacaktı hem hangi koşul altında olursa olsun. İster ışık hızından milyarlarca daha hızlı, ister milyarlarca santigrat derecede yada şu an için bilinmeyen bir durumda geçerli olacak ve sürekliliğini hiçbir zaman kaybetmeyecekti. Bu şekilde oluşan mantıksal yapı hiçbir zaman yok yada kayıp olmayacaktı ve referans ile her zaman ve ortamda eş olacaktı. Oluşacak tek farklılık maddelerin özelliği ve yapısı olacaktı. Kutlu’nun çalışmaları bu doğrultudaydı ve sonsuz küçük yapıda maddenin özelliklerinin değişmemesini sağlamaya çalışıyordu. Kutlu çalışmasını bir sonuca ulaştırmayı belli bir an yada süre için değil geniş bir zaman dilimi içinde oluşturmak ve devam ettirmek istiyordu. Ayrıca bu çok geniş kapsamlı ve bir çok bilim dalını içine alan konuyu yalnız çözemeyeceğinin bilincindeydi. Bu aşamada doğal olarak bir çok konuda uzman bilim adamlarının desteğine ihtiyacı olduğunu biliyordu. Zamanın akış süre içerisinde çalışmasına devam edecekti. Bir ara Kutlu, Gülizar’ın yanına geldi ve : “Gülizar hanım durumumu öğrenebilir miyim?” dedi.
Gülizar : “Sabırsızlanıyorsun Kutlu. Çok ama çok haklısın çok büyük yetki ve sorumluluk taşıyacak bir görev seni bekliyordu ama artık senin oldu. Ben çok memnunun hem de yalnız kendi gezegenim adına değil bütün paralel evrenler adına. Bakalım sen ne söylemek istiyorsun” dedi.
Kutlu : “Ben de görevi alacağımı tahmin ediyordum hem de çok büyük bir yüzde ile” dedi.
Gülizar : “Artık görev senin. Görevin sırasında bizim anayasamız ve bağlı bulunduğumuz paralel evrenlerin yasalarını öğreneceksin. Görevde özellikle neye dikkat edeceğini ve ilk olarak ne yapmak istediğini öğrenebilir miyim?” dedi.
Kutlu : “Özellikle dünyada çok büyük ve korkunç boyutlarda yapılan baskı, sömürü, hakkını alamama, ezilme ve savaşları evrenler bazında ortadan tamamen kaldırmak istiyorum. İlk amacım ve ilk uygulamam bu olacak” dedi.
Gülizar : “Çok ideal ve çok haklı bir düşünce. İnşallah başarırsın” dedi.
Kutlu : “Bütün bilgi birikimim ve gücüm ile yapmaya çalışacağım” dedi.
Daha sonra Gülizar, Kutlu’yu görevini yerine getireceği konuta götürdü. Burası dünyadaki herhangi bir yapı ile kıyaslanacak ve karşılaştırılabilecek bir yapıda değildi. Yada başka bir deyiş ile Kutlu’nun ilk defa gördüğü bir yapıydı. Kutlu yönetim konutundaki yerini aldı. Her türlü olanak bu konutta mevcuttu. Görevine başlayalı bir haftalık süre geçmişti. Bu süre uzadıkça Kutlu, Tigin’i gittikçe özlüyordu. Bu şekilde zaman akarken Kutlu’ya görevli personellerden biri bir haber getirdi.
Personel : “Komutanım 250. paralel evrende B gezegeninde bir isyan çıkmış. Asiler yönetimi ele geçirmek istiyorlarmış. Ne yapmamızı öneriyorsunuz efendim” dedi.
Kutlu : “Dur bakalım. B gezegeninin yönetim şekli ne ve isyanı hangi düşünce grubu hangi amacı gerçekleştirmek için yapıyor ilk önce bunu öğrenmem gerekiyor” dedi.
Görevli : “Komutanım, isterseniz isyancı grubun liderini gezegenimize getirelim. Emir verirseniz hemen bulup getiririz” dedi.
Kutlu : “Pekala mademki bu olanaklı öyleyse liderlerini hemen bulup getirin” dedi.
Görevli : “Peki komutanım” deyip Kutlu’nun yanından ayrıldı.
Ulus gezegeninin savaşan uzay gemileri onlarla ifade edilebilecek bir sayıda 250. paralel evrene doğru yola koyuldular. Bu gemilerden bir tanesi gerçek görev için diğerlerinin tamamı ise koruyuculuk yapmakla görevliydi. B gezegenine ulaşan gemiler daha önce bilgilendirildikleri için isyancıların ve liderlerinin bulunduğu konumu biliyordu. İsyancı liderine ulaşan Ulus gezegeni görevlilerinden biri
: “Sayın lider Komutanımız Kutlu sizinle isyanınız hakkında görüşmek istiyor” dedi.
Lider : “Ben sizleri, komutanınızı ve gezegeninizi tanımıyorum. Bize karşı olan bir kişi olup olmadığınızı nasıl anlayabilirim ki” dedi.
Görevli : “Yanılıyorsunuz düşüncelerinizi öğrenmek istiyorum” dedi.
Lider : “Olmaz sizi ve gezegeninizi tanımıyorum” dedi.
Görevli : “Anlaşıldı. İkna olmayacaksınız. O halde bizde kendi bildiğimiz yöntemi uygulayacağız” dedi.
Kısa bir süre içinde Ulus gezegenine ait güvenlik personellerinde o tanesi fiziksel müdahalelerle lideri etkisiz hale getirdiler. İsyancı lideri bayıltılmış bir durumdaydı. Liderin arkadaşları duruma müdahale etmek istediler ama çok geç kalmışlardı. Özel eğitimli görevliler hemen lideri bulunduğu konumdan alarak uzay aracına bindirdiler. Ardından da hiç beklemeden yola koyuldular. Evrenler arasın yolculuk yapılıyordu. B gezegeninden Ulus gezegenine yapılan yolculuk tamamlandı. Lider yapılan tıbbi müdahale ile kendine getirildi ve Kutlu’ya görüşmeye hazırlandı.
Lider : “Beni neden daha önce hiç bilmediğim ve adını bile duymadığım bu gezegene getirdiniz” dedi.
Kutlu : “Dur bakalım. Daha ben yeni konuşmaya başladım” dedi.
Lider : “Ne istiyorsunuz bizden” dedi.
Kutlu : “Haklı olduğunuzu ispat edebilirseniz isyan grubuna yardımda bulunabiliriz” dedi.
Lider : “O zaman açıklayayım; B gezegeninde yüz binlerce kişi köle olarak kullanılıyor. Egemen sınıf ve onların temsilcileri adeta kanımızı kemiriyor. Hakkımız alamıyoruz bir hayvan gibi bile yaşayamıyoruz. Bizlerden fiziksel gücümüzün çok çok üstünde görevler veriliyor kabul etmezsek işkence yapılıyor. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın egemen sınıf statüsünü korumak ve devam ettirebilmek için ellerinde gelirse Allah’ı bile kullanmak isterler. Kendilerini her şeyden ve herkesten üstün görüyor ve istedikleri her şeyi yaptırıyorlar. Artık dayanacak gücümüz kalmadı. Ya bu leş yiyen kargalardan kurtulacağız yada ölüp leşimizi yemelerini bekleyeceğiz” dedi.
Kutlu : “Anladım. İsteğinizde ve isyanınızda haklısınız. B gezegenindeki isyan grubuna hem askeri hem de teknoloji yardımı yapacağız. Ama bunların olması için bir isteğimiz var” dedi.
Lider : “Söyleyin. Yönetimi ele geçirelim. İstersiniz benim canımı alın. Yeter ki halkım refaha kavuşsun ve işkence görmesin” dedi.
Kutlu : “Bu sözleriniz oldukça olumlu. İsteğim şu : yönetimi ele geçirdiğinizde halktan kopuk ve onlardan uzak bir yönetim içine girmeyeceksiniz. Her kese eşit mesafeli olacaksınız. Tüm halkınız tüm halk için çalışacak. Biri açken diğeri doymayacak. Eğer aç olan aile çalışamıyorsa ona yardım edeceksiniz. Çalışacak durumda ise iş temin edeceksiniz tamam mı?” dedi.
Lider : “Düşündüklerimi sizden dinlemiş oldum. Halkımıza karşı verdiğimiz her sözü tutacağız. Bizim için şöyle bir söz geçerli mutlaka duymuşsunuzdur – Halka hizmet hakka hizmettir – “ dedi.
Kutlu : “Bu sözün kaynağı olan gezegenden geliyorum” dedi.
Lider : “Sözün kaynağını bilmiyorum ama söz tamamıyla gerçek ve mantıkla yüzde yüz uyumlu” dedi.
Kutlu : “B gezegenine dönerken yanınızda beş bin asker bulunacak. Askerlerimiz isyanınıza karşı çıkacak ve yönetimi almanızı engellemek isteyecek kişileri öldürmeyecek ve yaralamayacak sadece tutuklayacak ve belli bir yerde gözetim altında tutacak. İsyanınızı anlayacak ve destekleyecekler serbest kalacak karşı çıkanlar ise düşünceleri değişinceye kadar tutuklu kalacak” dedi.
Lider : “Çok güzel bütün halkım adına minnet borçluyuz” dedi.
Kutlu : “İsyanınız başarılı olsun gerisi önemli değil” dedi.
Lider : “İzin verirseniz hemen gezegenimize savaşçılarla gidelim. İsyan grubu şu anda köşeye sıkıştırılmış durumda ve her an hepsi imha edilebilecek konumda” dedi.
Kutlu : “Pekala hemen yola çıkın” dedi.
Komutan ve yönetici Kutlu’nun talimatları doğrultusunda Lider ve Ulus gezegenine ait askerler yola koyuldular. Işık hızı ile karşılaştırılamayacak kadar yüksek olan hızla kısa süren yolculuk B gezegeninin isyancılara ait konumunda sona erdi. Lider araçtan dışarı çıktığında bütün olup bitenleri isyancı arkadaşlarına anlattı. İsyancılar sanki kırk beş derece sıcaklığın olduğu bir yaz gününde inşaatta tuğla taşıyıp ta ardından bir bardak soğuk su içmiş gibi sevinçliydiler. Kısıtlıda olsa var olan güçlerine yeni ve her bakımdan özelliklede teknolojik olarak bir ilave söz konusu olacaktı. Hem sayıca hem de silahça çok büyük bir kazanca sahip olarak ileri seviyeli bir konuma geleceklerdi. Böylece B gezegenindeki hükümet güçlerini etkisiz hale getirip açık bir üstünlük sağlamış olacaklardı. Bu aşamaya kadar her şey oldukça olumlu gitmişti. Hem isyancılar hem de Ulus gezegeni açısından. İsyancılar artık bir an önce sıcak temasın sağlanacağı çatışma anının gelmesini ve görev almayı bekliyorlardı. Uçar araçların aracılığı ile paraşüt indirme birlikleri gibi hükümet kuvvetlerinin konumlandığı ve bulunduğu açık alana indiler. Hükümet kuvvetleri kendi komutanları ve yöneticileri gibi zevk ve sefa içinde halklarının içinde bulunduğu olumsuz koşulları düşünmeden zamanlarını ölümüne harcıyorlardı. Yemekten ve içmekten birer öküz gibi görünüyorlardı. Ama yatarak vakit geçiren öküzler gibi. Bu konumda ve yapıda olmaları isyancı ve Ulus gezegeni kuvvetlerinin işini hiç tahmin bile edemedikleri şekilde kolaylaştırmıştı. En azından çok küçük de olsa bir çatışma bekliyorlar ve hükümet kuvvetlerinin direnç göstereceklerini tahmin ediyorlardı. Ancak sıcak çatışma bir yana dursun her hangi bir hareket bile oluşmamıştı. Yapılan çok basit ve sıradan bir müdahale ile hükümet kuvvetleri esir alındı. Böylece kanlı olması beklenen devrim basit ama her iki kuvvet güçleri için yaşamsal bir tehlike oluşmadan gerçekleşmiş oldu. İsyancılar artık yasal bir oluşuma kavuşacaklar ve devrim hükümetini kuracaklardı. Esir edilen kuvvetler isyancıların her türlü isteğini kabul edeceklerdi ve her kademede yönetimden çekilerek devredeceklerdi. İstenilenler oldu. İsyancıların lideri artık yasal bir statüye kavuşarak B gezegeninin başkanı oldu hem de her konuda tam yetkili olarak. İsyancılarda artık yeni yapıya dönüştürülüyordu. Hükümet kuvvetleri kavramı geride kalarak halk ordusu kuvvetleri yapısına dönüştürüldü. Artık her bakımdan hem teorik hem de pratik olarak yasal bir zemine kavuşmuşlardı. Ulus gezegeninin kuvvetleri bu aşamadan sonra B gezegeninden ayrılmayı planlıyordu. Ancak Lider’in isteği doğrultusunda belli bir süre B gezegeninde misafir olarak kalmaları ve gezegenlerini gezmeleri teklif edildi. Ulus gezegeninin savaşçı güçleri yapılan bu teklifi kabul etti. Bir aylık bir süre boyunca artık misafir olacaklardı. Devrim gerçekleşmiş her şey halk için olumlu bir yapıya gelmişti. B gezegeninde halk egemenliği hakim kılınmıştı. Ancak değişik bir yönetim şekli temel yapıyı oluşturuyordu. Yönetim kademesindeki insanlar seçim ile değil eğitim seviyelerine göre sorumluluk alıyorlardı. Meslek ve mesleklerinde yapmış olduğu çalışma sahip olacakları konumun yerini belirliyordu. Bu şekilde halk egemenliğinde bilim rekabeti temel yapı olarak alınmış ve oluşturulmuştu. Bu durum B gezegeninin rekabet sonucunda daha çabuk gelişmesinin ve ilerlemesinin başlangıcına atılan bir temel olmuş olacaktı. Oluşan temel yapı kat kat ve hızlı bir şekilde ilerleyerek görkemli ve heybetli bir halk devletinin oluşumun başlatmış olacaktı. Ulus gezegeni de yüzde yüz B gezegeni ile aynı değil ama yakın ve benzer bir yapıda yönetim şeklini gösteriyordu. Normalde de bakıldığında bütün paralel evrenlerin yüzde doksanına yakınının da gezegenlerin yönetim şekilleri buna benzerdi. Binlerce yıl önce halktan kopuk olan yönetim sonunda gezegenin gece ve gündüz için bir yıldız etrafında dönüşünün temel yapısını oluşturan halklarla özdeşleşmiş ve bütünleşmiş oluyordu. Bu bir ideal yapı olduğu için bu yapıdan uzak olan gezegenlerde örnek olarak aldıkları diğer gezegenlerin yapısına ulaşmak istiyorlardı. Ulus gezegeninin savaşçıları kendilerine verilen ve Gülizar tarafından da onaylanan bir aylık süreyi oldukça dolu dolu ve somut bir yapıda değerlendirmişlerdi. Hepsi birer turist ve kültür elçisi gibi görev alarak iki gezegen arasında başlamış olan bu birlikteliğin daha da gelişmesine ve olgunlaşmasına katkıda bulunuyordu. Sürenin sonunda B gezegeninden ayrılıp Ulus gezegenine doğru yola çıkma vakti gelmişti. Görevlerini insanların sağlıkları ve canları açısından olumsuz olabilecek herhangi bir durum ile karşılaşmadan tamamlamış olacaklardı. Barış elçileri ve görevlileri Ulus gezegenine doğru yola koyulurken aynı anda B gezegeninde Lider’in istekleri doğrultusunda gezegenin yönetim kademesi oluşturuluyordu. Bu oluşumda kesinlikle maddi kaynaklar bir ölçüt olarak kabul edilmiyor ve bu kavramdan uzak duruluyordu. Temel yapı ve ilk öncelik eğitim ve ardından da onu takiben tecrübe son aşamada da yaş göz önüne alınıyordu. Ancak bu yapı şu durumda değişebiliyordu. Eğitim ve tecrübe olarak aynı özellikler söz konusu olursa bu durumda yaşı küçük olanlara öncelik veriliyordu. Bunun böyle olmasının nedeni görev olacak kişinin normal koşullar altında daha fazla görevde kalması ve daha fazla halk ile bütünleşmesiydi. Normal düşünce yapısının bir gereği ve olağan yapısı B gezegeni oluşturan halkı bir bütün olarak ele alıyor ve kişiler bazında ayrıcalık yada üstünlük söz konusu olmuyordu. Belirleyici olan tek mantık yapısı eğitim, bilgi ve tecrübeydi. B gezegenine egemen olan yönetim yapısı insanı doğumundan itibaren bazı temel haklara sahip kılıyordu. Sağlık durumu garanti altına alınırken belli bir yaşa kadar eğitim gelecekleri açısından mecburiydi ve devlet tarafından sağlanıyordu. Temel eğitimi başarı ile tamamlayanlar yetenekleri doğrultusunda profesyonel meslek gruplarını elde edebilmek için yüksek öğrenim yapıyorlardı. Bu aşama devlet ve kişi arasında halka faydalı olma düşüncesini temel alan karşılıklı bir yapı oluşumundaydı. Eğitimini başarı ile devam ettiren yaptığı işin karşılığını karşılıksız burs ve yüksek konumlu görevler alarak şekillendiriyordu. Bu temel yapı B gezegeninin bütününü her ortamda simgeleyen ve belirleyen bir yapıydı. Artık B gezegeninde yönetim ve halkın yaşamını oluşturan taşlar yerine oturmaya başlamıştı. Ulus gezegenindeki Kutlu ve Gülizar, B gezegenin normal yapıya ulaşmasına katkıda bulunmuşlar ve katkılarının sonucunu almışlardı. Artık her bakımdan kendi ayakları üstünde duran B gezegenini bir yavru vatan olarak kabul edip temel ihtiyaçlarını karşılayacaklardı. Teknoloji, sağlık ve eğitim gibi. Diğer taraftan Ulus gezegenindeki Kutlu arkadaşı Tigin’i unutmuyor ve en kısa zamanda gezegenine getirmek istiyordu. Tigin için görev olarak kendine yardımcılık görevlerinden biri olan bir görevi düşünüyordu. Bu görevin ne olabileceğini düşünen Kutlu sonunda Tigin’in özellikleri ile uyumlu olabileceğine karar verdiği “Yaşam için doğal gezegen bulma görevlisi” konumunu uygun buldu. Bu kararını Tigin’e hemen söylemeyecek ondan hangi görevi almak istediğini soracak ve bir homojenlik hissederse düşündüğü görevi söyleyecekti. Tigin ile gerekli iletişim kuruldu ve Ulus gezegenine getirileceği söylendi. Ardından da Kutlu’nun Ulus’a geliş yönteminin aynısı Tigin içinde gerçekleşti. Son aşamada Tigin, Ulus gezegenine getirildi. Ulus gezegeninde ilk önce yönetici konumunda olan Kutlu ile görüştü. Kutlu daha önce düşündüğü ve planladığı şekilde Tigin’den bir görev bilgisi aldı. Ardından da bir örtüşme gördüğü için vermek istediği görevi Tigin’e açıkladı. Tigin’de bu göreve olumlu yaklaşıp kabul etti ve bu durumda çocukluktan beri arkadaş olan iki insan dostuklarına ve arkadaşlıklarına yine devam diyorlardı tek farkı doğdukları yer olan dünyada değil başka bir gezegende. Her iki arkadaş sahip oldukları görev konumlarını Sıra gezegeni içinde gerçekleştiriyorlardı. Gülizar ve Deniz’in sahip olduğu görev ve yetkilerin tümüne hem de çok daha fazlasıyla Kutlu ve bir kısmına da Tigin sahip olmuştu. Ancak sahip oldukları görevin uygulanması dışında kalan zamanlarda iki arkadaş arasında hangi bakımdan olursa olsun bir fark olmuyordu. Tıpkı dünyadaki gibi çoğunlukla yaptığı işler ve yaşama şekilleri aynıydı. Bu da profesyonelliklerle dolu görev anlayışının geçerli olduğu zamanlarda farklı diğer konum ve zamanlarda aynı olduğunun belirgin bir göstergesiydi. Bu düşünceden çıkan sonucun her insanın uygulama biçiminin aynı olduğuydu. Olayları yorumlama farklı konumlardayken farklı olabilir ama o konumda değilseniz herkes için her zaman aynıdır. Bu temel yapı zaten insan doğasının temelidir. Kutlu ve Tigin’li bir yönetim ile Ulus gezegeni geleceğe doğru ilerliyordu. Gülizar ve Deniz ise danışman konumunda görev yapıyorlardı. Doğal akışı devam eden süreçte Kutlu’nun görevlendirdiği Tigin yaşama uygun gezegenler bulmak amacıyla uygun özelliklere sahip bir uzay gemisi ile evrenleri dolaşıyordu. Ulus gezegenine gelir gelmez hemen Kutlu tarafından görevlendirilmişti. Yolculuğa başlayalı henüz bir haftalık bir süre olmuştu ki 97 nci paralel evrende birbirleri ile kendilerini bildiklerinden beri savaş halinde olan iki gezegen keşfetti. Bunlar A1 ve A2 gezegenleriydi. İlk A1 gezegenine gelen Tigin yöneticileri ile görüştü. Yönetici kendi gezegenlerini savunuyor ve A2 gezegeninin kendilerini köle olarak kullandığını söylüyordu. Tigin bir de A2 gezegeninin yöneticisini dinlemek istedi. Bu amaçla A1 den ayrılarak A2 gezegenine gitti. Fakat şikayeti A2 gezegeninin yöneticisi de söylüyordu. Anlatılanlardan bir sonuç çıkarmayan ve hangi taraf haklı hangi taraf haksız karar veremiyordu. Ancak kendince ilginç bir çözüm üretti ve düşündüğünü her iki gezegenin yöneticisine iletti. Ya gezegenlerinizi birleştirip tek gezegen haline getirileceğini yada her iki gezegeni de yok edeceklerini söyledi. Ancak bu belirtilen açıklamaların ardından A1 ve A2 Tigin’in düşüncesini kabul ettiler. Şimdi bu işlemi yada başka bir deyiş ile iki gezegeni fiziksel olarak birleştirecek teknolojiyi nasıl uygulamaya başlayabileceklerini düşünmeye başladılar. Daha önce yapmış olduğu deneylerde bu teknolojiyi kullanmışlardı. Düşünce şöyleydi. A2 gezegeninin ve A1 gezegeninin yörüngeleri değiştirilecek ardından kendi ekseni etrafında dönmeleri durdurulacaktı. Sonrada istenilen bir koordinata her iki gezegen taşınacaktı. Ulus gezegeninin sahip olduğu teknoloji düşündüklerini gerçekleştirmek için uygundu. Yapmak istedikleri ilk uygulamayı gerçekleştirdiler. Bundan sonraki aşamada iki gezegenin bütün özellikleri ile birleştirilip tek bir gezegen yapılmasıydı. Bunun için şu düşünce yapısına sahip olan bir teknolojiyi kullanıyorlardı. İki gezegen ilk aşamada daha önce belirlenmiş olan bir yörünge konumda sabit halde tutuluyordu. İkinci aşamada gezegenler saliselerle ölçülen bir zaman birimi içinde birleşecekti. Bunun için hareketli ve her türlü bilim dalını kullanan kimyadan matematiğe, biyolojiden jeolojiye kadar her iki gezegen aynı atomların bulunması referans noktasında birleştiriliyordu. Bu şekilde maddenin özellikleri değişmiyor sadece fiziksel boyutlarında bir büyüme yada küçülme söz konusu oluyordu. Bu işlem her iki gezegenin içerdiği bütün maddelerin atomlarının birleşmesine kadar devam etti. Aşama aşama gezegenler yavaş yavaş yok oluyor ve onun yerine tek bir gezegen oluşuyordu. Oluşan yeni gezegenin hacmi her iki gezegenin ortalama hacmine yakın bir yapıdaydı. Madde oluşumu ise her iki gezegende bulunan maddelerin toplamıydı. Kullanılan araç ilk önce A1 gezegeninin konum olarak en üst noktasındaki maddeyi atomlarına ayırıyor belli bir hacimde olan bu maddeyi saklıyor ardından A2 gezegenindeki ve aynı konumdaki maddeyi atomlarına ayırıyordu. Atomlarına ayrılmış maddeler aynı özellikteyse başka yada başka başka bir deyiş ile yeni oluşturulacak gezegenin koordinatlarında birleştiriliyordu. Atomlarına ayrılmış maddeler farklı özellikleri taşıyorlarsa aynı özellikte başka madde bulununcaya ayrıştırma devam ediyor ve bulunduğu anda hemen birleştiriliyordu. Aynı özellikte olan maddelerin gezegenlerindeki koordinatları farklı ise koordinat olarak ortalamalarında birleştiriliyordu. Böylece fiziksel olarak yüzde yüz aynısı olmazsa bile her iki gezegene benzer bir fiziksel yapıya sahip yeni bir gezegen oluşturulmuş oluyordu. Bu Ulus gezegeninin Kutlu ve Tigin’den çok daha yıllarca önce geliştirilmiş ve uygulanmış bir teknolojiydi. Bu aşamada da rahatlıkla uygulandı ve sonucu belirgin bir şekilde ortaya çıktı. Böylece A1 ve A2 gezegenleri tek gezegen olarak nüfusu ise her iki gezegenin toplam sayısına eşit olarak evrende yerini almıştı. Bu şekilde her iki gezegende barışı getiren ilk adımı isteyerek kabul etmiş oluyorlardı. İlk zamanlarda A1 ve A2 gezegeninin halkı birbirlerine karşı dostça yaklaşımda bulunmamalarına karşın zamanla bu davranış biçimi dostluğa ve birlikteliğe doğru değişti. Ortak bir yerde yaşama ortak cihazları kullanma ve hepsinden de daha önemlisi ortak bir havayı soluma pekiştirilmiş bir dostluk yarattı. Bu şekilde iki farklı gezegenden hem de düşman gezegenden bir tane ve aynı amaçlar için yaşayan bir gezegen oluşmuştu. Yönetimde bir kutuplaşma veya dünyadaki gibi koltuk kavgası yoktu. Artık tek bir gezegen olan yapıda yönetici olmak için yeterli özelliğe sahip olan kişiler sırası ile ve belli bir zaman dilimi için görev alacaktı. Böylece bir konudaki eşitsizlik ve sıra dışı durumun oluşmasına olanak kalmayacaktı. Bu yapıya ve bu aşamaya ulaşmalarında hiç kuşkusuz Ulus gezegeninin ve dolayısı ile Kutlu’nun payı çok büyüktü. İşte dünyadan gelen bir insan evrenler bazında barışın simgesi barışın oluşumu elinden gelen her şeyi maksimim kapasite ile yerine getirmişti. Bu oluşumun belirginleşmesi sağlayan Kutlu’ya var olan gezegen minnet duygularını belirtmek için bir hediye göndermek istiyordu. Bunun yönetici ve halk bazında bu maddenin ne olacağı konusunda bir araştırma yapıldı. Madde olarak belli bir ölçütte olan dünyanın modeli Kutlu’ya gönderilecekti. Yeni gezegende dünyanın detayı hakkında bilgi sahibi olundu ve yaklaşık bir futbol topu büyüklüğünde bir model hazırlandı. Daha sonrada bu model bir görevli ile Ulus gezegenine gönderildi. Kutlu’nun karşısına çıkan görevli modeli içinde bulunduğu kutudan çıkarmadan ne olduğunu söyledi. Kutlu kendisine verilen kutuyu açtı ve modeli çıkardı. Dünya modeli üstünde herhangi bir elinin herhangi bir parmağının değdiği yer bir monitörden detaylı bir şekilde görülebiliyordu. Kutlu İstanbul’daki Atatürk Üniversitesi’nin bulunduğu noktaya parmağını değdirince Kutlu üniversitenin bahçesindeki çam ağaçlarını ve laleleri bütün ayrıntısı ile monitörde gördü ve özlem giderdi. Geldiği köyünü unutmak istiyordu ama yine içinde köyüne karşı bir özlem vardı. Bunun için bir parmağını köyünün bulunduğu noktaya koydu ve bu kez de köyünü monitörde gördü. Dikkatini evini göremeyişi çekti. Herhalde artık kimse yaşamıyor diye evinin muhtar tarafından yıkıldığını tahmin etti. Bunun dışında birkaç noktayı daha monitörde gördü ve kendisine gelen hediye modeli bulunduğu odadaki bir dolabın rafına kutusunun içine koyarak yerleştirdi. Ardından hediyeyi kendisine getiren görevliye teşekkür etti. Daha sonra görevlide gezegenlerine geri dönmek için Kutlu’nun yanından ayrıldı. Kutlu yanındaki Tigin ile birlikte o ana kadar geçen zamanı köylerini , İstanbul’u, Türkiye’yi ve Dünya’yı düşünüyordu. Gelip geçen zamanın nasıl şekillendiğini , zamanın akışına nasıl müdahale edildiğini ve şu an içinde bulunduğu ortamı düşünüyorlardı. Küçük ve ismi bile bilinmeyen bir köyden evrenler bazında en gelişmiş ve uygarlığı üst düzeyde bir gezegende nasıl yönetici olduklarını ve bu duruma gelmelerinin en gerçekçi yanıtının damarlarında dolaşan Türk kanına borçlu olduklarının bilincindeydiler. Bu belirgin ve geçerli özelliklerine bir de eğitimle birlikte eklenmiş olan bilgi beceri ve pratik zekanın oluşması ile çok yüksek özellikli bir görev oluşmuş oluyordu. Bazı temel özelliklere doğuştan sahiplerdi ancak daha sonra zamanla evrensel özelliklerde eklenince bu belirgin durum ortaya çıkmış oluyordu. Kişi bazında düşünüldüğünde sahip olunacak eğitim ile belli bir konuma ulaşılabilir. Ancak burada temel olan özellik bu özelliğin halk için olumlu bir getiri oluşturacak şekilde kullanılması yeteneği ve becerisidir. Bu durumda bazı özelliklere, doğuştan sahip olma olgusunun var olduğu sonucunu ile ulaşılabilir. Bu temel kavram çevresinde belli bir topluluğun yaşadığı ortam , yaşama biçimi , olayları değerlendirme ve sonuçlandırma özelliklerinin bir bütünleşmesi ve olgunlaşması sonucunun getirisinin belirgin olduğunu söyleyebiliriz. Kişiler ve yaşayış şekilleri bazında olgulaşan bu durum kişilerin çocukları ve torunları adımlarının başka bir deyiş ile geleceklerinin bazı konularda belirginleşmesi ve bilinmesi sonucunu ortaya çıkarmaktadır. Bazı özellikler önceden vardır ve gelecekte olacaktır. Temel olan ve değişmeyen bu özellik hemen hemen değişmeyen ve her konunun yada durumun özü , belirginliği ve yapıtaşıdır. Sahip olunan beceriler sonuca ulaşma şekillerini çoğaltmayı , kullanılacak nesnelerin seçimini ve bunların bir atom çekirdeği etrafında birleşimini açıklamaktan başka bir şey değildir. İşte Kutlu ve Tigin bu özelliklere ve yapıya sahip iki gençti. Tek amaçları bilinen ve bilinmeyen bütün evrenlerde yaşayan halklara gerçek ve sanal olmayan ve de onların gururunu , onurunu kırmadan yardım etmek ve sahip oldukları yüksek bir özellik olan insan olma özelliğini hissettirebilmek ayrıcada yaşatabilmekti. Bunu kendilerine sağlanan olanaklara bağlıyor ve canlı olan her şeye özelliklede insanlığa çok şey borçlu olduklarını üst düzeyde biliyorlardı. Zaten belli grupların birlikteliği bazı ortak düşünce etrafında yada bazı düşüncelere karşı olma olgusu üzerinde belirginleşiyor ve olgunlaşıyordu. Burada şuna dikkat etmek gerekir hangi durumda olursa olsun bir birlikteliğin oluşması yada olmasıdır. Bazı bakışlara göre dışarıdan yorumlandığında birlikteliğin olmadığı görünüşü ağırlık kazansa da bu durum gerçekte birlikteliği oluşturan düşünce yapısını anlayamama ve değerlendirememe sonucudur. Sonuç durumunda bu kitleler arasında sanal bir ortamın var olduğu düşüncesini ortaya çıkarır. Her iki kitlede birbirlerinin sanalıdır ve birbirlerinden kopukturlar. Geçmişte yapılmış savaşların bu temel düşüncesizlik kavramından dolayı yapıldığını belirtebiliriz. Topluluklar ve bunları oluşturan kişiler bazında bu durum bize bunu söyler. Kutlu ile Tigin , Ulus gezegenine ait bir meyve suyunu içerlerken aniden içeri bir görevli olanca hızıyla girdi ve nefes nefese yüzü kızarmış bir halde
: “Sayın komutanım şu ana kadar bilmediğimiz ve araştırma alanlarımızın dışında bulunan bir evrenden düşmanca bir tehdit aldık. Sadece bizim gezegenimizi değil içinde bulunduğumuz evreni yok edeceklerini ve kendilerine yaşamaları için enerji olarak kullanacaklarını söylediler. Bilim adamlarımızın aldığı ve değerlendirdikleri verilere göre her bakımdan özelliklede askeri teknolojide bizden çok çok ilerideler. Bu durumda bunlara karşı gelemeyiz. Çünkü bütün evrenlerin henüz oluşmadığı yada evrenler bazında zamanın olmadığı anlara da müdahale edebilip istedikleri şekilde yönlendirebiliyorlar. Kısaca özetlemek gerekirse durum böyle efendim. Sizlere sundum şimdi vereceğiniz komutlara göre hareket edeceğiz. Bu durum sadece bizim gezegenimizi değil Dünya’yı da yakından ilgilendiriyor efendim” dedi.
Kutlu : “Doğrusunu söylemek gerekirse böyle bir uygarlığın özelliklede teknolojik olarak bizden daha üstün olduğunu söylemene şaşırdım. Şu an ne yapılması gerektiği konusunda bilgi sahibi değilim. Düşünelim bakalım inşallah bütün evrenimiz için hayırlı bir sonuca ulaşırız” dedi.
O sırada dinlemede bulunan Tigin görevliye
: “Şu anda karar verebilmek için ne kadar bir süreye gereksinim duyduğumuz önemli. Bunu belirginleştirmek gerekir” dedi.
Görevli : “Efendim bize gelen bilgilere göre şu anda çoktan harekete geçtiklerini görüyoruz. Her salise yok olma tehdidi altındayız” dedi.
Tigin : “Demek ki geçen her birim zaman tehdit altındayız” dedi.
Bu sırada genel yönetici ve komutan Kutlu
: “Görevli bana verdiğin bilgilere göre teknolojik ve silah olarak onlardan gerideyiz. Şu anda ne yapabiliriz diye düşünüyorum?” dedi.
Görevli : “Son bilgileri almak için savaş bölümünden gerekli bilgileri alabilirsiniz efendim” dedi.
Kutlu : “Biliyorum. Şimdi son durumu öğreneceğiz” dedi ve ardından haberleşme cihazı ile
“ Görevli V1 şu anda gezegenimiz ne tehdit altında hemen bildir” dedi.
V1 bu emri aldıktan yaklaşık on saniye sonra : “Efendim yörüngemizin şu anda bulunduğumuz noktasına on , beş ve üç koordinatlarından saldırı olduğunu görüyorum. Bize yaklaşma hızları iki yüz doksan kilometre/saniye” dedi.
Kutlu : “Mademki silah olarak karşı koyacak gücümüz yok o halde bizde Ulus , Dünya ve Sıra gezegeni olarak ışık hızının yüz katı bir hızla engelleyicilerimizi çalıştırarak zamanda geriye yolculuk yapmadan içinde bulunduğumuz evrenin başka bir koordinatına kaçıp manyetik olarak bir engel oluşturup izimizi kaybettireceğiz” dedi.
V1 : “Çok iyi bir fikir Komutanım” dedi.
Kutlu : “Şimdi hemen Dünya ve Sıra gezegenleri ile de bağlantı kurun. Ben içinde bulunduğumuz durumu onlara da söyleyip hepsinin yönetimini alacağımızı söyleyeceğim” dedi.
Gerekli bağlantıyı saliselerle ölçülen bir zamanda sağlayan V1 : “Tamam efendim, buyurun” dedi. Kutlu o an içinde bulundukları tehdit durumunu onlara anlattı. İsteği hemen kabul edildi ve yönetimi tamamen aldı. Savaş bölümündeki tüm ilgili birimlerle gerekli bağlantı kuruldu harekete geçmek için sadece Kutlu’dan gelecek emir bekleniyordu.
Kutlu : “Teknik olarak her şey hazır ise üç gezegende aynı anda ışık hızının yüz katı bir hız ile harekete geçsin” dedi. İşte bu anda Kutlu’nun sözlerinin tamamlanışının ardından içinde bulundukları evrende kaçış yolculuğu başladı. Başlayan yolculukta zaman ilerliyordu. Kendilerini takip eden uygarlık ile aralarındaki uzaklıkta gittikçe artıyordu. Bu şekilde yapılan yolculuk ile içinde bulundukları evrenin yıldız yapısı olarak uygun bir noktasında bir yörünge belirleyip üç gezegende yerini arka arkaya aldı. Bu sıra Ulus , Dünya ve Sıra şeklindeydi. Artık yeni bir yıldız sisteminde ve yeni bir yörüngedeydiler ve güvende olduklarını düşünüyorlardı. İlave olarak yörüngelerinin bütünü manyetik bir kalkanla korunuyordu. Bu şekilde düşmanlarına karşı koyamayacaklarını biliyor ve çözüm olarak fark edilmemeyi seçmişlerdi. Ancak düşmanları oluşturulan bu manyetik kalkanı aşabilir miydi yoksa aşamaz mıydı bunu o an bilemiyorlardı. Çünkü düşmanları kendilerine yüz binlerce ışık yılı uzaktaydı. Yer olarak da kendilerini bulabileceklerini düşünemiyorlardı. En azından bu bir tahmin ve daha ilerisinde bir dilekti. Her üç gezegenin yeni konumları yada yörüngelerinin bulunduğu galakside yüz binlerce çok yüksek kütleli ve hacimli yıldız bulunuyordu. Eğer düşmanları buraya ulaşabilirse silah olarak bu yıldızları kullanmak istiyorlardı. Yeni yörüngelerinde geçen bir haftalık sürenin ardından yine daha önce olduğu gibi sabaha doğru dört sıralarında V1 içinde bulundukları tehlikeli durumu Kutlu’ya bildirdi. Kutlu soğukkanlılığını kaybetmeden
: “Anlaşılan bunlardan kurtulamayacağız. Ama daha önce düşündüğüm planı uygulamaya çalışacağız V1” dedi.
V1 : “Tamam komutanım planınızı biliyorum daha önce bizim bölümümüze açıklamıştınız” dedi.
Kutlu :” O halde tamam hemen uygulamaya koyun” dedi.
V1 : “Hemen komutanım” dedi.
Üç gezegen yıldızların ısısından etkilenmeyecek bir manyetik kalkan aracılığı ile galaksilerinde yıldızların en yoğun olarak bulunduğu bölgeye doğru ilerledi. Daha önce yıldız bölgesi de manyetik bir kalkanın içine alınmıştı. Gezegenler yıldızlara yaklaştı ve gittikçe yaklaştı o anda düşmanları da kendilerine yaklaşıyordu. Tam çarpışma yada başka bir deyiş ile kesişme noktasına gelindi. İşte bu anda üç gezegenin manyetik kalkanları daha da kuvvetlendirildi ve yıldızların etrafındaki manyetik kalkan çözüldü. Bu aşamada milyarlarca ?C derecedeki ısı altında kalan düşman gemileri ve saldırı amacı için üretilmiş yapay gezegenler ne olduğu anlayamadılar bile. Tam hedefe ulaştık istediğimizi yaptık derlerken üç gezegen için düşündükleri son milyarlarca kat daha kuvvetli ve etkili olarak kendi başlarına gelmişti. Bir anda evrende buhar olup dağılıp giderek yok oldular. Düşmanlarının yok oluşunu en ince ayrıntısına kadar izleyen Kutlu ve Tigin yönetimindeki ekip mutluluktan yüksek bir ses tonu ile birbirlerini kutluyorlar ve bir daha başlarına böyle bir şey gelmemesini diliyorlardı. Kutlu artık düşmanlarının en azından içinde bulundukları şu an için olmadığını belirtmiş eski koordinatlarına tekrar geri dönebileceklerini söylemişti. Hem Dünya hem de Sıra Kutlu’nun bu düşüncesini uygulayabileceklerini ve bir yörünge milliyetçisi olduklarını söylediler. Kutlu da hemen uygulama aşamasının başlamasını söyledi ve o anda da uygulamaya geçildi. Böylece her üç gezegende ilk yörüngelerine yada başka bir deyiş ile daha önceki yörüngelerine geri döndüler. Bu şekilde zamanın olağan akışı bir süreklilik içinde devam ediyordu. Sessiz ve durgun geçen yaklaşık iki aylık bir sürenin ardından normal insanların sahip olduğu değer ölçüleri ile anlaşılamayan ama elektronik cihazlarla anlaşılan bir değişiklik meydana gelmişti. Atom saatleri ile yapılan ölçümlerde Ulus gezegeninin kendi etrafındaki dönüş hızı saliseler bazında gittikçe azalıyor ve buna ilave olarak bulunduğu galaksideki yıldızın etrafındaki dönüş hızı da gittikçe azalmaktaydı. İlk süreçte Ulus gezegeninde yaşayan halk için bir sorun meydana gelmemişti. Ancak ilk duruma göre daha belirgin ve insanlarında hissedebilecekleri bir yapıya ulaşılınca olumsuz belirtiler hemen çıkmaya başladı. İlk önce Ulus gezegenindeki bazı hayvanlar öldü. Bunlar daha çok sürüngen olan hayvanlardı. Ardından bebekler, çocuklar ve yaşlılar derken durum oldukça ciddi ve tehlikeli bir hal almaya başladı. Kutlu ve Tigin çözüm bulmak zorunda olduklarını biliyorlardı. Gezegenin sahip olduğu yüksek teknolojiyi çözüm için nasıl kullanabileceklerini düşünüyorlardı. Bütün çözüm yolları ve bütün olasılıklar denendi ama Ulus gezegenine uyguladıkları teknoloji sanki bilinmeyen bir güç tarafından engelleniyordu. Daha önce kendilerine düşmanca tavır takınan uygarlığın bir hesap sorma uygulaması olabileceğini düşündüler. Evet yanılmamışlardı. Ulus gezegeninin kendi etrafındaki yıldız etrafındaki hızını arttıramıyorlardı. Eğer bu şekilde devam ederse sonucun ne olacağını oldukça iyi bir şekilde biliyorlardı. Zamanla yaşamını kaybedenlerin sayısı arttı ve Dünya’dan gelen Kutlu ile Tigin dışındaki bütün insanlar öldü. Bunların arasında Gülizar’da vardı. Böylece Ulus gezegeninde Kutlu ve Tigin dışında bazı hayvan türleri canlı kalabilmeyi başarmışlardı. Kutlu ve Tigin biyolojik yapısı Ulus gezegenindekilerden daha farklı olduğu için olumsuz bir şekilde etkilenmişlerdi ama yaşamsal bir tehlike altında kalmamışlardı. Son durum olarak kendileriyle birlikte robot grubu kalmıştı. Kutlu kendileri gibi aslı Türk olan insanları Ulus gezegenine getirme planları yapıyordu. Düşüncesini Tigin’e de bildirdi. Ulus gezegeninde yalnız olan iki insan Dünya’daki gibi bir Türk devleti kuracaklardı. Tamamen robotlarla kontrol edilebilen uzay araçlarını Dünya’ya gönderip kendi köyleri başta olmak üzere İstanbul’dan ve Türkiye’nin çeşitli illerinden on binlerce insan Ulus gezegenine getirdiler. Çünkü özellikle Türk asıllı olanların biyolojik yapısı gezegenler bazında farklılığını ağır bir şekilde belli ettiriyordu. Adım adım Dünya’dan Ulus gezegenine insan transferi ve bazı hayvan türleri transferi devam ediyordu. Son aşamada bir milyona yakın insan ve binlerce hayvan transferi yapıldı. Ulus gezegeni en azından içinde bulunan canlılar açısından varlığını devam ettirebilecekti. Ulus gezegeni yine canlılarla ama daha önce var olan canlılardan farklı canlı gruplarını ile yoluna devam edecekti. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın durum daha öncekine göre oldukça farklı bir durumdaydı. Kutlu ve Tigin bir yandan yaşamlarından sorumlu olup ölen eski Ulus gezegenlilere üzülüyor ama diğer yandan da Dünya’dan gelen canlılar için mutluluk ve sevinç duyuyorlardı. Canlı grupları ve onlardan sorumlu olan Kutlu ve Tigin ile beraber zaman akıp gidiyordu. Yaklaşık olarak geçen dört aylık bir sürenin sonunda Ulus gezegeninde yaşayan halk arasında bir hoşnutsuzluk belirdi. Gezegenin nüfusu kişi bazında en azından birer birer azalıyordu. Daha önce istedikleri sonucu alamayan düşman gezegenine ait olan Y1 adlı ve insana benzeyen bir canlı bu görevi üstlenmişti. Zamanda yolculuk gereken makineyi bu canlı vücudunun içinde taşıyordu ve istediği gibi kontrol edebiliyordu. Y1 Ulus gezegeninde dolaşırken sohbet amacıyla her hangi bir insana yaklaşıyor karşılıklı bir konuda konuşuyorlar ve belli bir süre sonra yada Y1 in istediği herhangi bir anda Y1 elini Ulus gezegenli canlıya değdiriyordu. Bu anda eş zamanlı olarak içindeki zaman makinesini de çalıştırıyor ve elinin değdiği canlı ile birlikte istediği zamana gidebiliyordu. Bu mantık yapısını sürekli devam ettiren Y1 Ulus gezegenlileri tek tek herhangi bir zamana gönderiyordu. Zaten gerçek amaçları da Ulus gezegeninde hiçbir canlı bırakmamak ve daha sonra kendi canlılarını buraya getirmekti. Ulus gezegeninin Kutlu başkanlığındaki yönetim birimi kendilerine ulaşan bilgiler doğrultusunda Y1 den şüphelenmeye başladılar. İlk önce Y1’i takip edeceklerdi. Y1’in attığı her adım dikkatle değerlendiriliyordu. Nasıl oluyor da dokunduğu maddeyi hemen yok ediyordu ilk önce bu konuyu araştırmak gerekiyordu. İlk değerlendirmelerinde bir sonuca ulaşamadılar ama daha sonra Ulus gezegeninin bilim adamları bu kişinin içinde bir zaman makinesi taşıyabileceği fikrine ulaştılar. Y1’i tutup sorgulamayı ve gözetim altına almayı düşündüler. Ancak her yakalama teşebbüsünde Y1 aniden gözden kayboluyordu. Kayboluş süresinin başlangıcı kendilerini yakalamak isteyenlerden kilometrelerce uzakta , zaman olarak ise saatler seviyesindeydi. Yapılan fikir yürütmelerden çıkan sonuç Y1’e bir tuzak kurup yüzlerce canlı ile aynı ortama getirip düşünce gücü ile çalışan zaman makinesini durdurup çalışmasını engellemek istiyorlardı. Belli bir noktaya doğru ilerleyen Y1 mümkün olduğunca fazla canlıya dokunup almak istiyordu. Canlılar yok olurken Y1’i sonunda tuzağa düştü. Özel olarak tasarlanmış ve özel kullanım amacı olan cihazlar sayesinde Y1 düşünceleri ile içindeki cihazı çalıştırmayı başaramadı ve esir oldu. Ulus gezegeninin tıp adamları da Y1’i ameliyata alıp içinde bulunan zaman makinesini çıkardılar. Böylece kendilerine düşman olan gezegenin bir adımı daha boşa gitmiş oluyordu. Herhalde artık yeni oluşumları değerlendirmek ve uygun olan başka bir zamanı beklemeye başlayacaklardı. Aslında bu olguyu evrenler yada gezegenler bazında değerlendirmeye hiç gerek yok. Şu anki Dünya’mızda da aynı yapıyı çok açık ve net bir şekilde görmek mümkündür. Bazı düşüncesiz ve sadece kendilerini düşünen insanlar başka bir deyiş ile canlılık bencilliği yaşayan insanlar aslında karşılarındakini yok etme düşüncesini onların canlı olmasını kabullenememe durumu ile değerlendirmektedirler. Bu durum bir köyde bir çobanda olabileceği gibi bir ülkeyi yöneten başbakan veya cumhurbaşkanında da belirgin bir biçimde görülebilir. Bu düşünce sahipleri hangi konumda ve makamda bulunursa bulunsunlar gerçekte hepsinin ortak noktası ve özü düşüncesizlik ve cehalettir. Aslında ortak bir konuyu kapsayan yaşam düşüncesi etrafında toplandıklarından dolayı gerçek anlamda birbirlerinden farklı değillerdir. Bu durumdaki kişiler bu nedenden dolayı etrafındaki insanlarda kendileri açısından bir güvensizlik , ümitsizlik ve olumsuzluk yaratmaktadırlar. Bu kişilerin içinde bulundukları gerçek durumu ise bilge insanlar kavrayıp değerlendirebilmektedirler. Ancak yapılan değerlendirmelerde gerçek somut nesneye ulaşabilmek için bilge insanların sayısının fazla olması gerekir. Bu sayının azlığı yada çokluğu ülke bazında topluluktan topluluğa değişebilmektedir. Ama çözüm yoluna giden ilk yapı taşı bilge insanlarda sakladır. Bazen ülkeleri için düşündükleri olumlu getirileri, içinde bulundukları ortamın düşünce yapısı, sosyal durumu ve yönetim şekli gibi değişken olan ölçütlerden dolayı uygulama olanağına sahip olamayabilirler. Bu durum ise gerçekte bilge insanlarda daha fazla bilinç, daha fazla dayanıklılık ve daha fazla erdem durumlarını geliştirir.
İnsanları değerlendirmenin gerçek ölçütü hangi ortam ve durumda bulunulursa bulunulsun bilgi olmalıdır. Çünkü her insan kendisine verilecek olanakların çevresinde bilgisini arttırabilir, düşünce yapısını değiştirebilir ve en azından içinde yaşadığı toplum için daha fazla faydalı olma mantığını geliştirebilir. Bu durumda “ben” kavramı değil “biz” kavramı ağır basar ve bir ortaklık ve birliktelik doğar. Böylece kapkaranlık bir ortamda da olsa bir kibrit çöpünden çıkan ışık kadar da olsa bir ışık doğmuş olur. Bilgeliğin hem konu hem de düşünce bazında artması kilometrelerce yükseklikteki bir dağın tepesinden aşağı doğru yuvarlanan bir futbol topu gibi başlayıp aşağı doğru ilerledikçe kardan dolayı gittikçe büyüyen bir oluşum gibi açıklanabilir. Kar topunun büyümesi ile hem hız artar , hem temas ettiği alan artar ve hem de etki gücü artar. Bu durum da tıpkı bir kişiden başlayan bilgeliğin dalga dalga yayılması ve büyümesi düşünce yapısı ile açıklanabilir ve somutlaştırılabilir. İnsanlığın son aşaması birbirlerine üstünlük kurma ve egemen olma değil daha fazla ortaklık ve daha fazla faydalı olma olgusu olmalıdır. Bu durum da her kişi için her zaman ve her yerde gerçek mutluluğu yakalamaktır. Bir ideale ulaşma düşüncesi bile olsa her insanın doğasında bu düşünce yani her kesin her kes için var olma duygusu geçerli olmalıdır. Bu durum ve oluşuma erişilmesi halinde ülkeler ortak değerler için hareket eder bir bütünlük ve birliktelik oluşur ve ülkeler arasındaki sınırlar kalkar. Her şeye egemen olma düşüncesi her kesin mutlu olma düşüncesi ile yer değiştirir. Birbirlerinin varlıklarından habersiz olan kişi yada topluluklar hedeflediklerine ulaşma aşamasında aynı noktada buluştukları zaman , o anda ortak noktaları olan aynı yerde karşılaşmayı daha da ileri götürerek hedeflerini paylaşma aşamasının birlikteliklerini düşünmelidirler. Bu şekilde sonuca ulaşma aşaması akıp giden süreç içinde bir ortaklık, birliktelik ve düşünsel hareket etme olgusunu getirmiş olacaktır. Bu durum yanlış anlaşılıp tek düzelik ve monotonluk olarak değerlendirilmemelidir. Son aşamada ortada bir sonuç vardır. Ancak bu sonuç yapı olarak aynı olmasına karşın kendisine ulaşmak isteyen canlılar için farklılık ve ayrıcalıktır. Bu sonuca varma aşamasında farklı yollardan farklı olaylarla bir akış süreci oluşmuş olabilir. Ancak doğa gereği bir noktada bu zaman süreci çakışacak ve bir sıfır olan olgu farkı oluşacaktır. Bu anda bu oluşumun içinde bulunanlar düşüncelerini bu anda karşılaştıkları diğer kişiler için değerlendirmeli ve ulaşmak istedikleri sonucu yalnızca kendileri için değil insanlık hatta tüm canlı varlıklar için bir fayda ve yarar temeline dönüştürmeli veya en azından bunu düşünmelidirler. Canlılığın erdemi ve ululuğu bu noktayı kapsadığından bu kapsam içinde bulunan tüm olgular insanlar tarafından dikkate ve göz önüne alınmalıdır. Canlılığın devamı bir ortam içinde sürekliliği ile devam eder ve hedefe varır. Buradan şu sonucu çıkarmak olasıdır ; içinde bulunduğumuz ortam hangi maddelerden oluşursa oluşsun , ister canlı ister cansız her iki durumunda bütünlüğü ve doğallığı korunmalıdır. Çünkü evren içinde bu yapılar birbirlerinin tamamlayıcıları ve var oluşlarının nedenidirler. Bir amaç için bir maddenin kullanımı gerekiyorsa ondan doğallığını bozmadan yada belli bir süreçten sonra doğallığının tekrar devam etmesi gerçekleştirilmelidir. Bu durum hem yaratıcı bazında hem de evrenler bazında böyledir. Bir nesnenin varlığı kendisini tümleyen varlıklar ile anlam kazanır ve değer ifade eder. Aksi bir durum o nesneyi tanımlamayı, tanımayı, açıklamayı yada var oluşunu belirlememizi engeller ve hiç bir şey ifade etmez. Oysa bu durumun olmadığı bütün gerçeklik ile belli ve somuttur. Hangi ortamdan ve hangi açıdan bakılırsa bakılsın bütün oluşum bize bunu açıklar. Bir kavramdan bahsediyorsak o kavramı aksine göre tanımlıyoruz ve yorumluyoruz demektir. Buradan da kendiliğinden bu kavramların bulunduğu ortam yada evrenlerden söz ediyoruz sonucu çıkar.
Bu aşamada Kutlu ve Tigin başarıyla sürdürdükleri görevlerini hem Türklük , hem insanlık hem de evrenler bazında olumlu bir süreç içinde sürdürüyorlar ve sağ oldukları süreç içindede bu şekilde süreceğini tahmin ediyorlardı. Doğrusu yanıldıklarını söylemek mümkün değildi. Çünkü bu ana kadar oluşan ve gelişen bütün olumsuz yapı ve durumları mantıklı, olur ve kabul edilir bir yapıya ve konuma getirmişlerdi. Zaten bu özelliklerinde dolayı seçilmiş olduklarının ve oldukça yüksek bir seviyede ve çok geniş bir yapıdan sorumlu, yetkili ve karar verici konumunda oluşlarının farkındaydılar. Doğru toplum, doğru düşünce, doğru eğitim ve doğru doğallık ile insanlık adına çözülemeyecek ve üstesinden gelinemeyecek sorun olduğundan bahsetmek mümkün olmayacaktır. Her olumsuzluğu çevreleyen olumlu yapı içindeki yapıyı çapı gittikçe küçülecek şekilde daraltacak ve sonunda tamamen kaplayıp yok edecektir. Bu doğallığın gereğidir. Olumsuzluğun üstün gelmesi doğallık değildir. Eğer olumsuz galip gelirse belli bir süreç sonra galip gelen olumsuzluğu kendisinin olumsuzu yanı olumluluğu üstün gelerek doğallığı sürdürecektir. Ancak olumsuzluk sonucu bir yok oluş oluştuysa belki bu anki zaman ve konum yapısı ile değil başka bir kavram boyutunda doğallık devam edecektir. Evrenlerin ilk oluşumu varlık nedeni olumluluktur. Ancak olumluluğun farkına varmak için geçici sürelerle de olsa bir negatif durum kendini gösterecektir. Zamanın sürüp giden doğal akışında Kutlu ve Tigin , Türklük ve insanlık adına ve bu kavramları daha da yükseltecek bir oluşum süreci başlatmak istiyorlardı. Bunun için iki arkadaş yana gelip uzun uzun düşünmeye başladılar. “Acaba ne yapabiliriz” diye düşünüyorlardı. Kendilerinin bulundukları konumu ve sorumluklarla dolu görevlerini düşündüklerinde karşılarına çıkan somut gerçeğin farkındaydılar. Her şeylerini Türklük’lerine ve bilime borçluydular. Bu somut gerçeğin bulundukları andan itibaren başlayıp bağlantı kurabilecekleri bütün evrenlere kadar ulaşmasını sağlamak istiyorlardı. Bunun için bir Türk gibi düşünen , hareket eden ve olaylara Türkler gibi bakan insanlar bulmak istiyorlardı. Bu oluşumun tamamlanmasının ardından ikinci aşamada yetenekleri , becerileri ve özelliklerine göre seçtikleri insanlara eğitim verip yetiştirip içinde bulundukları topluluklara kendileri ile her konuda bağlantılı görevler vermek istiyorlardı. Ancak bir noktayı da özelliklede açık tutmuşlardı. Olaylara bakışları Türk gibi olmazsa da yetenekli ve çalışkan kişileri de bu oluşuma alıp sürecin bir parçası yapmak istiyorlardı. Ancak şu konuda bir kesinlik ve nesnellik vardı. Kendi soylarına olan bağlılıklarından dolayı bu evredeki insanlara öncelik vereceklerdi. Bu elbette ki doğal bir süreç akışından başka bir şey değildir. Böylede olması gerekir. Dünyada var olan ilk insanlarda o an için insanlık için vardı ve tanrı tarafından kendisine verilen insanlık olgusunun başlatılması ve devam ettirilmesi için görevlendirilmişlerdi. Buradan şu sonucu çıkarmak kaçınılmaz bir gerçektir : her canlı ilk önce tanrı için , ondan sonra içinde bulunduğu toplum için , sonra bütün insanlık için sonrada … Bu kavram böylece başlayıp artan ve gittikçe uzayan bir yapı için devam eder gider ve sonsuza kadar uzanır.
Kutlu’nun istekleri doğrultusunda ilk önce bu oluşum için bildikleri bütün evrenler yine Kutlu tarafından görevlendirilmiş görevliler tarafından incelenmeye ve araştırılmaya başlandı. “Acaba Türkler’in başka evrenlerde de soydaşları var mıydı?” bu süreç içinde bu kavramda inceleniyordu. Üstün teknolojileri ile ışık hızının üstünde fakat zamanda geriye gitmeden ve bu durum engellenerek bütün evrenlere doğru görevliler yol almaya başladılar. Bu oluşum devam ederken evrenlerden gelecek insanlar için bir bilim üssü kurulması çalışması başlatılmıştı. Gelecek kişiler yalnızca bir bilimsel alanda yetiştirilip uzman olmayacaklardı. Hem fen bilimleri hem sosyal bilimler hem tıp bilimi hem konservatuar hem spor hem de … bilimlerinde ve alanlarında yetiştirilecekler ve yaratılmış canlılar arasında en üst konuma getirilmeye çalışılacaktı. Tahmin edilebileceği gibi bu sadece sonuç olarak değerlendirilmemeli bu eğitimleri verecek personelinde birbirleri ile çok üst düzeyde bir koordinasyon içinde bulunmaları gerekeceği kaçınılmaz bir durumdan başka bir şey olmayacaktır. Ayrıca hem Kutlu hem de Tigin bu eğitim süreci içinde eğitici konumunda görev alan personel arasında yer alacaklardı. Toplumun geri değil , yerinde sayması değil bunların ters kutbu olan ilerlemesi isteniyorsa bilimden başka bir şey düşünmek ölü olmaktan farksız olmayacaktı. Her ikisi de bunun bilincindeydiler. Geçen zaman yaklaşık olarak iki haftalık bir süreye ulaşınca düşüncelerin ilk meyveleri oluşmaya başlamıştı. Her yaş grubundan insanlar özellikle çocuklar ve gençler gezegenlerine getirilmeye başlanmıştı. En büyük bekleyişleri diğer evrenlerde Türk soyundan gelenlerin olup olmadığının sorusunun yanıtıydı. Bunun için su sorunun yanıtı olmalıydı. Bütün evrenler aynı anda mı oluşmaya başladı yoksa belli bir fonksiyon içinde değişken olarak mı yer almışlardı. Bu sorunun yanıtı o an bilemiyorlardı. Ancak bağlantı kurabildikleri anlaşabildikleri ölçüde bu ortamlarda yaşayan canlılar aracılığı ile yanıt bulmayı ümit ediyorlardı. Belki bu sorunun yanıtını hemen o an bulacaklardı belki de ömürleri yetmeyecekti. Ancak bu oluşum için ilk adım atılmıştı ve devamda edecekti. Gezegenlerine gelen insanlara baktıklarında düşünce yapısı olarak aynı fakat fiziksel görünüş olarak o ana kadar hiç görmedikleri bir durum söz konusu olmuştu. Boyları iki metrenin üstünde olanlardan yarım metrenin altında olanlara kadar dört kollu olup dört ayaklı olanlardan kafalarının hem önünde hem de arkasında gözleri olanlara kadar değişik yapıda insanları ilk defa görüyorlardı. Bu durum karşısında ilk önce şaşırmışlardı ancak gördüklerine gördükleri açısı ile baktıklarında bir gariplik olmadığı sonucuna varmayı geciktirmediler. Bütün fiziksel farklılıklarına karşın bütün insanlar ortak bir noktada birleşiyorlardı. Bunlar olayları algılama, düşünme, yorumlama ve mantıklı karar verme kavramları gibi olgulardı. Bazı insanlar teknolojik olarak çok geri kalmış ve ilkel topluluklardan getirildikleri gibi bir kısmı da tam tersi konumundaki çok ileri ve üst düzey birer uygarlıktan getirilmişlerdi. Bu şekildeki oluşum üç aylık bir süre kadar sürdü ve sonlandı. Getirilen insanlar ilk önce düşünce temelli yapı ilen programlar ile bir birleri ile konuşabilip anlaşılır düzeye getirildiler. Birbirleri ile konuşabilme sürecinin ardından Kutlu neden buraya getirildiklerini ve amaçlarının ne olduğunu uzun uzun ve açıkça anlattı. Kutlu ve Tigin’in diğer bir bekleyişi olan ve sonucunu sabırsızlıkla bekledikleri diğer evrenlerde Türk olup olmadığının sorusunun yanıtı o an için olumsuz olmuştu. Fiziksel olarak ulaşabildikleri evrenlerde Türk yoktu ancak daha bilmedikleri evrenlerin olduğunu tahmin edip buralarda mutlaka Türk vardır olgusunu göz ardı edip olumsuz bir sonuca bağlamayı istemiyor ve düşünmüyorlardı. Kendileri için önceden hazırlanmış ve oluşturulmuş yerlere yerleştirilen misafir insanlarla düşüncelerinin ilk adımını atmış oluyorlardı. Artık akıp giden zamanın ilerleyiş sürecinde misafirlerinde aktif rolü olacaktı. Ancak birdenbire beklenmedik ve o ana kadar gerçekleşmemiş bir durum söz konusu oldu. Tanrı tarafından yaratılmış evrenlerin dışındaki başka bir evrenden beklenmedik misafirler geldi. Yaklaşık yüz kişilik bir grup Ulus gezegenine gelip hemen Kutlu ve Tigin ile konuşmaya başladılar. Söyledikleri ilk şey bilinen bütün kavramlardan uzak olduklarıydı. Sadece konuşmaları somuttu. Fiziksel görünüşleri madde olarak sabit değildi. Saniyeler seviyesindeki bir zaman süreci içinde milyarlarca değişik şekle girip hemen değişiyorlardı. Ulus gezegenindeki herkes bu durum karşısında şaşkınlık ve hayretten bir şey söyleyip yorum yapamıyorlardı. Davetsiz misafirler bu durumun farkında ve bilincindeydiler. Hemen açıklamada bulunma durumunda olduklarını hissedip
: “Bizler sadece düşünce boyutu ile siz insanlarla ortağız. Onun dışında Tanrı, beden, ruh, açlık, susuzluk, uyku, sağlık, var yada yok kavramlarına sahip değiliz ayrıcada bu kavramlar bizler için geçersiz. Başka bir deyiş ile bu kavramlarla hiçbir ilgimiz ve bağlantımız yok. Buraya sizlere bir teklifte bulunmak için geldik. Sahip olduğunuz kavramlar sonucunda hiç bilmediğiniz yer, oluşum ve kavramların bulunduğu ve sizlerin anlayacağı şekilde katrilyonlarca kere katrilyonlarca ışık yılı uzaklıktaki yerleşim birimlerimize gelmek ister misiniz? Bu sorunun yanıtını almak için saniyelerle süren bir süre içinde buraya geldik. Ne dersiniz? Ayrıca bahsettiğimiz bu yerler özellikle siz Türklerin yaşam ve düşünce yapısına çok uygun” dediler.
Kutlu : “Şu anda olumlu yada olumsuz yanıt veremem ayrıca bu konuda tek başıma da karar veremem. İlk önce bizi temsil edecek olan bir grup sizlerle sözünü ettiğiniz ortama gelsinler. Dönüşte onların vereceği rapor doğrultusunda bir karar verebilecek duruma ulaşabiliriz” dedi.
Misafir : “Pekala. İstediğiniz gibi olsun. Görevliler ne zaman hazır duruma gelirler” dedi.
Kutlu : “Bir saat içerisinde hazır olurlar” dedi.
Misafir : “Tamam o halde” dedi.
Kutlu’nun istekleri doğrultusunda yirmi kişilik bir grup hemen hazır hale geldi ve misafirlerle birlikte yolculuk konumu aldılar. Kısa bir süre sonrada misafirlerle birlikte onların yaşam alanlarına doğru yola koyuldular. İnsanların bu misafirlerin yolculuk için kullandıkları araçları kullanması fiziksel açıdan olanaklı değildi. Bu yüzden yine misafirlerin özellikle yanlarında getirdikleri ve insanlar için tasarlanmış seyahat araçları söz konusuydu. Bu araçlarla yolculuk devam ediyordu. Birkaç haftalık bir yolculuktan sonra kavram dışı olan yerlere ulaştılar. Misafirlerin bulunduğu alanlarda inceleme yapmaya başladılar. Her attıkları adımı not olarak alıyor ve değerlendirmek ve Kutlu’ya sunmak üzere saklıyorlardı. Bu şekilde bir haftada burada geçirdiler. Ardından da yanlarındaki bilgilerle birlikte uzun süren seyahat sonunda Ulus gezegenine ulaştılar. Sonucu ve durumu rapor halinde Kutlu’ya sundular. Kutlu kendisine sunulan bilgileri detaylı olarak danışmanları ile birlikte ayrıntılı bir şekilde ele alarak inceledi ve birlikte karar verdiler. Son aşamada Ulus gezegeninde yaşayan halka bilgi sahibi oldukları yeni yeri görsel ve işitsel olarak anlattılar. Bu aşamadan sonra yaklaşık beş milyon kişilik bir insan grubu kendilerine bilgi verilen yere gitmeyi kabul ettiler. Kavram dışı yerden gelen görevliler aracılığı ile de binlerce kişilik gruplar halinde yolculuk başladı ve sonunda Ulus gezegeninin nüfusu beş milyon azaldı. Ayrıca bilinmeyen yerden kişiler Kutlu’yu da kendi yerleşim yerleri için yönetici yardımcısı konumuna getirdiler. Böylece çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu grup sahip oldukları kavramlar dışındaki kavramlara da sahip olacaklar ve Türklüğün devamı için yeni yerler yeni canlılar yeni kavramlar birer araç olacaktı…

Görev üstlenen bir çocuğun işlevsel olarak yaptıklarından söz ediliyor özellikle görevin zorluklarından ve karşılaşılan sorunlardan bulunulan zaman dilimi içinde söz ediliyor.

3 --- İsim : Birliktelik ( İlk hazırlanış tarihi : 2009 )
Sayfa Sayısı : 76 ( A4 )
Kısa Bilgi : Dünyada yaşamın sonlanmasının ardından yaşanacak ortamlar arayan bir ailenin karşılaştıkları olaylar anlatılıyor özellikle bilmedikleri bir ortamda ilginç olaylar söz konusu ( Örnek : Dünya'da vahşi hayvan olarak adlandırılan ancak orada hiç bir olumsuz özelliği olmayanlar gibi... )

4 --- İsim : Her şey gidişe göre gelecek oldu ( İlk hazırlanış tarihi : 2009 )
Sayfa Sayısı : 64 ( A4 )
Kısa Bilgi : Günümüz yaşantısında sonlanmayan ve bir çözüme ulaştıralamayan nesnel olgular geleceğe ötelenerek çözümsüz bırakılıyor bu durumda sorunların çözümünden kaçmak görmemezlikten gelmek ve çıkar gözeterek çözümsüz bırakmak olarak değerlendiriliyor. Üstünde yaşanılan topraklar zamanın akışına paralel olarak biçimlenir ve şekillenir , zamanı anlamlandıran canlılar olduğuna göre zaman ve canlı yaratıklar arasındaki etkileşim ve iletişimden ayrıntılı olarak söz edilmeye çalışılıyor.
Dünya’daki yaşamın tamamen sonlanmasından ve gezegen olma özelliğinden çıkışının ardından beş yüz bin yıl geçmişti. Ancak başka yıldız galaksilerinde yaşam sürmekte hem de çok acımasızca ve öldüresiye devam etmekteydi. “Aydınlık” adındaki yıldız galaksisinde birbirleri ile sürekli egemen olma mücadelesi veren iki gezegen vardı. İlkinin ismi “Yaşam” diğerinin ismi ise “Oluş” idi. Oluş gezegeni özellikle teknolojik alan başta olmak üzere bir çok konuda Yaşam gezegeninden daha ileri bir konumdaydı. Ancak Yaşam gezegeni işte bu doğal gerçekliği kesinlikle kabul etmiyor ve kendi lehine çevirmek için sürekli mücadele ediyordu. Belki de bu ana kadar denemedikleri bir savaş taktiği kalmamıştı ama sonuca kendileri açısından galibiyete ve üstünlüğe ulaşamamışlardı. Yaşam gezegeninin komutanı ve başkanı Kya çok uzun süren araştırma ve incelemelerden sonra hazırladığı ve kendi deyimiyle “öldürücü” planını çok geniş bir zaman dilimine yayarak uygulamaya koymak istiyordu.
Yaptığı plan gereği bin kişiye yakın bir insan grubunu Oluş gezegenine gönderecekti. Bu kişiler Oluş gezegeninin yönetiminde kritik noktalarda bulunan kişilerle bağlantı kuracak ve bu kişileri kendi düşüncelerine uymaları konusunda ikna edeceklerdi. Böylece Oluş yöneticisiz ve kontrolsüz kalacak ardından da Yaşam gezegenin askerleri tarafından ele geçirilerek son darbe indirilecekti. Teori olarak Kya’nın hazırladığı plana diyecek yoktu ancak göndereceği kişilerin nasıl ve hangi konumda kritik noktalardaki Oluş gezegeni personeli ile bağlantı kuracakları belirsizdi. Çünkü Oluş gezegeninin sahip olduğu teknolojik olanaklar nedeniyle gezegenin her noktası sürekli kontrol altındaydı ve bu durum da Kya’nın uygulamak istediği plan için çok büyük bir sorundu. Kya gezegeninde bulunan danışmanları aracılığı ile aldığı bir karar doğrultusunda Oluş gezegeninin en az bir savaş gemisini içinde bulundukları evrenin uygun bir koordinatında kontrol altına alıp görevlendirdiği personeli bu şekilde ve bu gemi aracılığı ile gönderecekti. Bunun için gerekli emirleri verip Oluş’a karşı Yaşam’ı savaş pozisyonuna aldı ve savaş gemilerini hemen devreye soktu. Kya’nın isteği doğrultusunda Oluş gezegenine karşı belirli bir koordinatta yerlerini alan savaş gemilerine karşı Oluş gezegenin savaş gemileri hemen karşı cepheyi açtılar.
Yaşam gezegeninin yöneticisi Kya gibi Oluş gezegeninin yöneticisi Klş da emirleri ile hemen devreye girerek tekrar karşı karşıya gelmişlerdi. Lazer ışınlarının yok edici etkisi ile başlayan savaş adım adım gelişiyordu. Ancak bu Kya’nın gerçekleştirmek istediği düşüncelerin başlangıç noktasıydı. Oluş gezegenine ait bir savaş gemisini ele geçirdiklerinde Kya savaşı hemen durduracak ve planının ikinci adımına geçecekti. Acımasızca devam eden ve gittikçe geniş alanlara yayılan savaşta galibiyet Oluş gezegeni doğrultusunda ilerliyordu. Oluş gezegeni açıkça belli olan bu üstünlüğüne karşın çok ince ve açıkta bıraktıkları kendi lehlerine olmayan bir noktanın farkına varamamışlardı. Oluş’un üstün özelliklere sahip savaş gemileri adeta Yaşam gezegeninin savaş gemileri ile çocuklar gibi oyun oynuyorlardı. Aydınlık galaksisinin milyonlarca kilometre kadar uzaklarına doğru yayılmış ve devam eden savaşta Oluş gezegeni bir savaş gemisini kaybetmişti. Ancak bu kayboluş madde anlamında yok oluş değildi sadece gemilerinden sinyal alamıyorlar ve radarlarında göremiyorlardı. Bunun belirgin ve açık bir nedeni vardı. Yaşam gezegeni istediklerini elde etme doğrultusunda bu gemiyi ele geçirmiş bütün özellikleri ile bu gemiye sahip olmuşlardı.
Yaşam gezegeni bir tek Oluş gezegenine ait gemiyi ele geçirebilmek için her şeyi göze almış yüzlerce vatandaşını ve gemisini kaybetmişti. Ancak bu durum Kya’nın daha önceden belirlediği ve aldığı karar doğrultusunda oluşan ve gerçekleşen bir plandı. Kazançları tekti ama kaybettikleri vatandaşlarına ve gemilerine üzülmüyorlar bu kazançları için neredeyse kendilerini galip ediyorlardı. Ele geçirdikleri Oluş gezegenine ait gemiyi Yaşam gezegenine alıp her bakımdan bütün özelliklerini çözmeye çalışıyorlardı. Çok büyük boyutlardaki ele geçirdikleri gemiye bin kişiyi yerleştirdiler. Seçtikleri kişiler özellikle seçilmişlerdi. Tamamı Yaşam gezegeninin kullandığı dili ana dilleri gibi biliyor ve fiziksel olarak onlara benziyorlardı. Bin kişi eşit sayıda olmak üzere yetişkin erkek , bayan ve kız ile erken çocuklardan oluşuyorlardı. Bunların arasında mühendis , subay, öğretmen, avukat ve öğrenci gibi çok geniş bir meslek grubuna ve ilgi alanları ile özelliklere sahip kişiler bulunuyordu.
Bütün hazırlıkların tamamlanışının ardından ele geçirdikleri Oluş gezegenine ait gemi Yaşam gezegeninden havalanarak yola koyuldu. Bütün görevliler heyecanlıydı. Aralarında daha önce uzay yolculuğuna çıkan tecrübeli kişiler bulunduğu gibi hiçbir tecrübesi olmayan ve her şeyin ilkini yaşayan kişilerde vardı. Bu kişiler çok heyecanlıydı ve her hareketlerini ve durumunu açıkça ve belirgin bir şekilde gösteriyorlardı. Oluş gezegeninde daha önce belirledikleri ve hiç kimselerin bilmediği bir yere gemiyi indirip sonrada iki binli yıllarda dünyada kullanılan motosikletlere benzer araçlarla yine daha önce belirledikleri yerlere gideceklerdi. Ancak özellikle bu kişiler arasında yer alan mühendis grubuna çok sorumluk gerektiren bir görevi yerine getireceklerdi. Bin kişilik gruba ait bütün bilgileri Oluş gezegeninin bilgisayar veri bankasına girerek Yaşam gezegeninden gelen bütün kişilerin sanki Oluş gezegeninde doğduklarını orada büyüdüklerini ve yine orada bir mesleğe sahip olduğu gibi özelliklere sahip verileri bilgisayar sistemlerine girip ayrıca doküman olarak da hazırlayacaklardı.
Bu şekilde Oluş gezegeninden gelen bin kişilik grubun Yaşam gezegeninde yaşayan insanlardan hiçbir farkları olmayacağı için çok rahat hareket edebilecekler ve komutanları Kya’nın geliştirdiği planı uygulamaya başlayacaklardı. İlk önce bin kişilik gruptan öğretmenler görev yerlerine gitti ardından mühendisler, subaylar ve sanatçılar. Artık hepside daha önce planladıkları şekilde görev yerlerindeydi. Pratik anlamda Yaşam gezegeninden gelenlerin hem çok çok rahatlıkla yapabilecekleri olduğu gibi kendileri açısından zorluk derecesi oldukça yüksek olacak uygulamaları vardı. Örneğin din konusu oldukça basit ve kolaydı. Çünkü hem Yaşam hem de Oluş gezegenleri aynı dini kabul ediyor ve inanmış oldukları dinin gereklerini yerine getiriyorlardı. Bu dinin belirgin özelliklerinden bazıları tek tanrılı bir din oluşu ve kaderin olmadığı inancıydı. İnançlarına göre tanrıları kendilerine akıl, duygu ve düşünce gibi özellikler vermişti ve insanlarda bu yüksek özellikleri kullanarak geleceklerini şekillendirebilecek ve kontrol altına alabileceklerdi.
Doğum sırasında eşit ve ortak özelliklerin olmayabileceği durumu ise anne ve babalarına yüklüyorlar ve onları sorumlu tutuyorlardı. Her iki gezegenin ortak ve aynı olan din özelliğini Oluş gezegeninde yaşayan insanları istedikleri düşünce yapısına ve şekline çevirmek için kullanmak istiyorlardı. Diğer önemli ve farklı bir nokta ise Oluş gezegeninin aile yapısı, gelenekleri, görenekleri ve her türlü kültür yapısı idi. Yaşam gezegeninden gelenler özellikle birbirlerine ölüm derecesinde bağlılık gösteren Oluş gezegeninin bu yapısını bozmak istiyorlardı. Bunun için yönetimde söz sahibi ve kalabalık olan ailelerin içine gönderdikleri insanları bu amaçlarını gerçekleştirmek için kullanacaklardı. Temel yapı bütün durumlarda meydana gelecek yüksek dereceli birlik ve beraberlik yapısını ve oluşumunu kırmak ve ayrılık ve birbirlerine yabancılık hissettirmekti. Bunun için diğer ortak noktalarından birisi olan sevinçte ve üzüntüde dinledikleri müzik eserlerini değiştirmek ve ortak hareket etme noktalarını belirleyerek ayrıcalık ve farklılık yaratmaktı. Diğer bir nokta ise yaşayan bütün canlıların ister insan isterse hayvan olanlar için hepsi için savunma sistemlerini devre dışı bırakmaktı. Çok yüksek ve tartışılması bile söz konusu olmayacak olan Oluş gezegeni silahlı kuvvetlerinin yani ordusunun emir komuta yapısını bozarak bir savaş anında ve saldırdıklarında karşılarında ismi olan ancak cismi olmayan bir ordu oluşturmaktı. Başka bir deyiş ile akla gelebilecek her alanda ve konuda Oluş gezegeni farkında olmadan dinamitlenmişti. Bütün temel yapı taşları yerinden çıkarılarak yada oynatılarak birliktelikleri çöktürülmek isteniyordu.
Oluşum ve gelişim Yaşam gezegeninin komutanı ve yöneticisi Kya’nın istediği gibi gidiyordu. Her şey o kadar derinden ve ince ayarlı gidiyordu ki Oluş gezegeni başta Klş olmak üzere kimse bir anormallik ve sıradanlık dışında herhangi bir şeyin farkında değildi. Saatler derken günler ve aylar , yıllar gelip geçiyordu. Yaşam gezegeninin planı uygulama süresi dört yılı tamamlarken Oluş gezegeninin geleceğinden sorumlu olan kritik görev noktalarına istedikleri kişileri getirmeyi başarmışlardı. Ancak henüz yüzde yüz yada son darbeyi indirme zamanının henüz gelmediğinin farkındaydılar. Oluş gezegeninin ordu kademeleri hariç bütün noktaları ele geçirip kontrol altına almışlardı. Çok büyük bir disiplin ve ileri teknoloji kullanımlı ordu için belli ki daha da zamana ihtiyaç vardı. Bu noktada çok sert bir kayaya çarptıklarını anladılar. Ancak her şey bitmemişti amaçlarına ulaşabilmek için tek bir nokta kalmıştı o da orduydu. Yine daha önceki planları gereği Oluş gezegeninde orduya karşı çok güçlü bir isyan başlattılar. Oluş’un ordusu doğal olarak kendi halkına karşı silaha sarılmak istemiyordu.
Halkına zarar vermeden halkının isteğini yerine getirdi ve yine halkın seçtiği subayları ordu yönetiminde birinci derece görevlere getirdi. İşte bu aşamadaki bu nokta Yaşam gezegeni için son darbeyi indirme zamanıydı. Bu aşamaya ulaşmak için kendilerince sabırla ve inatla mücadele ederek ve altı yıllık bir süre sonunda bu noktaya ulaşmışlardı. Kya’nın emirleri doğrultusunda bütün silahlı kuvvetleri ile Oluş’a karşı harekete geçtiler. Ancak bu sadece simgesel bir oluşumdu ve de başka bir anlamı yoktu. Çok küçük ve yöresel bazı karşı koymalar hariç hiçbir engelle karşılaşmadan Oluş gezegeni bütün birimleri ile ele geçirildi ve Yaşam gezegeninin egemenliği altına girdi. Gönderdikleri ordu ise Yaşam’ı ve Oluş’u ortak ve eğer bilmedikleri başka galaksilerdeki yada evrenlerdeki düşmanlara karşı korumak amaçlıydı. Bu şekilde Oluş gezegenin bütün yöneticileri başta Klş olmak üzere hepsi tek kişilik hücrelere koyularak göz altına alındı. Ancak bu sanki göz altına alınan kişilerin tatile çıkma kavramına yakın ve özdeşleştirilebilecek bir durumdu. Her şeyde serbesttiler sadece yönetim ve kontrolde herhangi bir etkileri yoktu ve eski görevlerinde değil sade birer vatandaş konumundaydılar. Tüm yönleri ile kontrol altında olan Oluş da, Kya televizyon aracılığı ile sesleniyordu ve şöyle diyordu
: “Sevgili Oluş halkı şu andan itibaren gezegeninizin yönetimi Yaşam gezegeninin kontrolü altında. Hiç kimseye kötü muamele yapılmayacak ve dışlanmayacak. Bunu bir bakıma gezegenlerimizin dostça birleşmesi ve ortaklığı olarak algılayıp değerlendirebilirsiniz. Eski yöneticileriniz hariç hiç kimsenin hürriyetine bir kısıtlama yada engelleme yapmadık ve yapmayacağız da. Ancak yönetimimize karşı gelenleri ne yazık ki göz altına almak zorunda kalacağız. Eski yaşantınıza devam edebilir ve bizlere karşı gelmek dışında istediğiniz her şeyi yapabilirsiniz. Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar” dedi.
Diğer yandan Klş ile birlikte göz altında tutulan üç yönetici bu durumu kabul edemiyor ve halkları için çıkış yolu arıyorlardı. Bu üç yöneticiden biri bir kadındı. Ancak Kya ve ekibinin farkında olmadıkları ve tahmin dahi edemedikleri bir gerçek vardı. Oluş’un gözaltındaki bütün yöneticileri birbirleri ile istedikleri zamanda ve istedikleri şekilde haberleşebiliyorlardı. Hem görsel ve hem de işitsel olarak. Bu özelliklerini beyinlerinin uygun bir noktasına monte edilmiş bir santimetrenin milyarda biri boyutlarındaki elektronik araçlarla yapıyorlardı. Ayrıca bu cihaz her türlü tehdit altında bile çalışmasını kesintisiz bir şekilde devam ettirebiliyordu. Çalışması için gereken akımı kendisini taşıyan kişinin kalp atışlarından alıyordu. Olumsuz bir durumda ise bu yüksek seviyeli özelliğine ilave olarak bir senelik fazladan çalışma kapasitesine sahipti. Bütün göz altında bulunan yöneticiler Klş başkanlığında esirlik ve esaretten nasıl kurtulacaklarını tartışıyorlardı. Diğer üç yöneticinin isimleri Klşk1, Klşk2 ve Klşk3 idi. Klşk3 bir kadındı. Klş diğer üç arkadaşına beynindeki cihaz aracılığı ile şöyle sesleniyordu
: “Arkadaşlar göz altındaki üçüncü haftamızı tamamladık. Her gün yemeklerimiz düzenli olarak ve zamanında geliyor. İşte bu anlardan birinde bana yiyeceği getiren kişiyi etkisiz hale getirip onun yerine geçerek yani elbiselerini giyerek bu hücreden dışarı çıkacağım. Daha sonra da hatırlarsanız aldığımız karar gereğince ve yaptığımız plan gereğince acil durumlarda toplanıp karar alacağımız yere gideceğim. Orada mutlaka başka arkadaşlarımızda vardır. Hep birlikte gelip sizleri de kurtarıp istiklal savaşımızı başlatacağım” dedi.
O ana kadar Klş’i büyük bir dikkatle ve sessizlikle dinleyen diğer yöneticiler düşüncelerinde yeşeren kurtuluş umudu ile gülmeye başladılar ve bir an önce komutanlarının harekete geçmesini istediler. İstedikleri bu durumu da Klş’e iletip komutanlarına başarı dileklerinde bulundular. Artık sırada yemek zamanını beklemek vardı. Klş büyük bir heyecanla ve sabırsızlık içinde yemeğini getirecek görevlinin gelmesini bekliyordu. Klş ile diğer arkadaşlarının içinde bulunduğu hücre tek kişilik idi. Ancak çok konforlu ve rahattı diğer bir deyiş ile sanki tatil yapmak için hazırlanmış bir odaydı.
Bu konuşmaları takip eden on dakikalık bir süre içinde hücre görevlisi elinde yemeklerden oluşan araç ile Klş’nin bulunduğu yere geldi. Hücrenin kapısını açtı ve yavaş adımlar ile Klş’nin yanına geldi. Yemeği hücrenin köşesinde bulunan masanın üstüne koydu. Ardından ayrılmak üzere yürümeye başladı. İşte bu sırada Klş her iki avucunu birleştirmiş olarak bütün hızı ve gücü ile koşup görevlinin kafasına çok ağır ve sert bir darbe indirdi. Bu anda hücre görevlisi aynı anda hemen bulunduğu yere kapıya yakın bir yere yığılıp kaldı. Klş hemen yerdeki görevliyi ayaklarından tutarak ve yerde sürükleyerek hücrenin köşesine çekti. Ardından da onun elbiselerini çıkarıp giydi. Kendi elbiselerini de yerden baygın yatan görevliye giydirdi. Görevlinin elindeki bulunan hücrenin anahtarlarına alarak dışarı çıktı. Kapıyı kilitledi ve görevlinin ayılma süresi tamamlanmadan binadan dışarı çıktı. O ana kadar hiçbir sorun çıkmamış ve kimse kendisinden şüphelenmemişti. Daha önce acil durumlarda buluşmak üzere kararlaştırmış oldukları yere şehirden yaklaşık on kilometre uzakta ormanlık alandaki kuytu noktaya geldi. Buraya geldiğinde kendinden önce gelen yaklaşık yüz kişilik grubu gördü. Hepside komutanlarını birdenbire karşılarında görünce ilk önce şaşırdılar sonrada sevindiler. Klş olup biten her şeyi kendisini dinleyen halkına ayrıntısı ile anlattı. Sıranın diğer üç yöneticiyi kurtarmaya geldiğini söyledi. Ancak diğer yöneticilerin bulunduğu yerler daha sıkı güvenlik altındaydı.
Klş : “Diğer arkadaşlarımızı kurtarmak için silahlı çatışma gerekiyor. Şimdi acil durumlarda kullanmak üzere belirlediğimiz yerde bulunan lazer silahlarını on kişilik bir grup alıp gelsin. Sanırım elli civarındaki silah yeterli olur. Haydi hemen gidin” dedi.
Komutanlarının emirleri doğrulusunda on kişilik seçilmiş grup yola koyuldu. Kısa sürede hızlı adımlarla bulundukları yerden ayrıldılar. Silah depoları da yine aynı ormanda ve bulundukları yerden otuz kilometre uzakta ve ormanlık alanda yer altındaydı. Buraya ulaşan görevliler komutanlarının isteği doğrultusunda elli lazer silahını alıp hemen geldikleri gibi koşar adımlarla oradan ayrıldılar. Yine bazen koşarak bazen de hızlı adımlarla ayrıldıkları noktaya ulaştılar.
Komutan Klş görevlileri gördü ve “İşte şimdi mücadelemiz başlıyor arkadaşlar” dedi. Komutanları Klş’yi istekli, arzulu ve kararlı gören görevlileri daha da bir heyecan ve milliyetçilik duygusu bastı. Bu istek ve yüksek öz güvenleri ile komutanları Klş’de dahil olmak üzere lazerli ağır silahları ve bunları taşıyan araçları ile üç komutanın gözaltında olduğu yere sessiz ve hızlı bir şekilde ulaştılar. Kafalarının içindeki piko elektronik devrelerle haberleştikleri için nerede göz altında olduklarını ayrıntılı bir şekilde biliyorlardı. Hapishaneye iyice yaklaştıklarında bayıltıcı seçeneğine ayarlanmış lazerli silahları ile yüksek konumda bulunan bütün nöbetçileri en küçük bir ses bile çıkarmadan hemen devre dışı bıraktılar. Göz altındaki yöneticilerinden gelen sinyaller doğrultusunda içeri girerek tutuklu bulundukları odalara kadar ulaştılar. Çok sağlam ve kalın metallerle kaplı odalara giremezlerdi ancak çözüm yine lazerdeydi. Yine yüksek güçlü ve çok etkili lazer ışınları aracılığı ile iki metal çubuğu eritmeye başlayıp sonrada erittikleri noktada kopardılar. Kopan çubukların açılarak bıraktıkları boşluktan üç yöneticide hızlı hızlı ve koşar adımlarla odadan dışarı çıktılar. Artık önlerinde hiçbir engel kalmamıştı ve özgürlüklerini Klş’ye borçlu olduklarının bilincindeydiler. Minnet ve saygı duyguları içinde kendileri kurtaran görevlilere teşekkür ederek bir daha uğramak istememecesine hapishaneden ayrıldılar. Hemen dışarıda ve yanı başlarında bekleyen araçlara binerek ilk olarak toplanmış oldukları alandaki noktaya geldiler. Burada dinlenme ve uyumakla geçen kısa bir sürenin ardından çok ayrıntılı ve tartışmaya açık bir durum değerlendirme yaptılar. Bu değerlendirmenin sonunda gezegenlerini kendi benliğinden ulusçuluğundan uzaklaştırarak yönetimi ele geçiren Kya ve onun ekibine karşı ölümüne bir mücadeleye girişme kararı çıktı. Bu karar daha önce Dünya’da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ya İstiklal Ya Ölüm” söylevinin bir başka şekliydi. Bu sonuca olumlu bir şekilde ulaşabilmek için en büyük görev gezegenlerinin silahlı kuvvetlerine yani ordusuna düşüyordu. En küçükten en büyüğe doğru mangalardan ordulara kadar bir emir komuta yapısı oluşturuldu ve harekete geçmek için Klş’den gelecek emir beklenmeye başladı.
Çok uzun bir süre alan değerlendirmeler ve incelemeler sonunda Klş kesin olan bir gerçeği bütün açıklığı ve netliği ile gördü ve belirtmek istedi. Bu amaçla haberleşme cihazları ile bütün alt kademe yöneticilere : “Arkadaşlar bizim için artık gezegenimizi kurtarma ümidi kalmamıştır. Tek çare olarak uzunca süren araştırmalarım sonunda şunu gördüm gezegenimizi terk ederek başka yaşama uygun yerler arayacağız. Ancak şunu da söylerim ki biz gezegenimizi terk edince düşmanlarımızın yaşamasına izin vermeyeceğiz. Gezegenimizi ve içinde yaşayan canlılar bazında her şeyi sonlandıracağız. Böylece bizim yaşamadığımız bir yerde düşmanlarımız ve hiçbir şeyde kalmayacak. Ayrıca Oluş gezegeninde artık olmayacak ve evrende bir gaz ve toz bulutu haline gelecek” dedi.
Genel yöneticilerinin bu sözlerinin ardından hemen yanında bulunan Klşk1 söze girerek : “Komutanım söyledikleriniz mantıklı ama Oluş’u nasıl yok edeceğiz ve yok olmadan önce Yaşam gezegeninden gelen düşmanlarımız durumun farkına nasıl varamayacaklar?” dedi.
Klş: “Evet, Oluş’u yok etmek için başka gök cisimlerini devreye alacağız. En azından dört adet büyük kütleli ve hızlı kuyruklu yıldızın Oluş’a çarpmasını sağlayacağız. Bütün bu oluşumun gerçekleşmesi sırasında ise elektronik ve uzay sanayi teknolojimizi kullanarak şu anda gezegenimizde bulunan düşmanlarımızın durumun farkına varmamasını sağlayacağız” dedi.
Klşk1 : “Şimdi anladım efendim” dedi.
Klş : “Tamam öyleyse. Ben sadece uygulayacağımız planın ana fikrini özetini belirtmeye çalıştım. Gerçek, ayrıntılı ve bilimsel planı mühendislerimiz yapacak. Bütün görevin gerçek sorumlusu mühendislerimize ait olacak. Bu oluşumun aşamalarını onların teorisi ve uygulama alanları belirleyecek” dedi. Ardından da bir bilim kurulu toplanmasına karar verildi. Değişik meslek gruplarına ait bine yakın mühendisin katıldığı bir toplantı yapıldı. Planın oluşum aşaması kağıt üzerinde ve sayısal ortamda yavaş yavaş şekilleniyordu. A’dan Z’ye her şey belirginleşmeye başlamıştı. Bütün oluşum bir programlama dili ile oluşturulacaktı. Programın çalışmaya başlaması ile de kendileri için kurtuluş düşmanları için ölüm süreci başlayacaktı.
En küçük bir gözden kaçırma yada aksaklık planlarının gerçekleşmemesine neden olacağı için program bölüm bölüm hazırlanıyor ve sınanıyordu. Bir bölümün çalışmasından elde edilen sonuçlar diğer bölümün çalışması için girdi olarak kullanılacaktı. Bu şekilde seri programlama mantığı yapısı içinde programın bütün bölümleri çalışacak en son bölümün çalışması ile de bütün görev tamamlanmış olacaktı. Düşmanlarının yaşamlarını sonlandırmak için milyarlarca yıllık gezegenlerini gözden çıkardıklarının farkındaydılar. Biraz acı biraz da burukluk içinde bu fikri benimseyip gerçekleştirmek istiyorlardı.
Plan artık uygulama aşamasına geçmişti. İstedikleri kuyruklu yıldızları bulabilmek için evren kaşifçilerini yola çıkardılar. Oluş gezegeninde yola çıkan on adet uzay gemisi değişik koordinatlarda ilerliyordu. Işık hızına yakın bir seyir halinde giden uzay araçları istediklerinden iki tanesini hemen alıcılarında gördüler. Ancak gerçek ve ölümcül bir çarpışma için iki adet daha kuyruklu yıldız bulmak istiyorlardı. Ancak bu uğraşıları ve çabaları kendi yıldız sistemleri içinde üç sayısı ile tamamlandı. Dördüncü ve diğer kuyruklu yıldızlar kendi sistemleri dışında milyonlarca ışık yılı uzaklıktaydı. Bu durumunda kendileri için bir çözüm ve isteklerini gerçekleştirme adına bir çözüm olamayacağının farkındaydılar. Üç kuyruklu yıldızın hareket yörüngesini değiştirip istedikleri yapıyı verdiler. Her şey hazırdı düşmanları için bir an önce ölüm geri sayımına başlamak istiyorlardı.
Oluş gezegeninin dışından komutanları ve genel yöneticileri ile gerekli bağlantıyı gerçekleştirip gezegenlerinde bulunan düşmanları hariç tüm insanları uzay araçları ile daha önce kurmuş oldukları uzay yerleşkelerine aldılar. Binlerce kere süren gidiş gelişlerden sonra insan transferi tamamlandı. Ardından da bazı evcil hayvanları ve soyunu devam ettirmek istedikleri hayvanları yerleşkelerine aldılar. Bunun dışında teknolojileri devam ettirecek diğer nesneleri ve oluşumları da bölüm bölüm yanlarına aldılar. Artık Oluş gezegeninde düşmanlarından başka bir şey kalmamıştı. Ayrıcada bu işlemler ve oluşum sürecinden Yaşam gezegeninin haberi yoktu. Bu şekilde süren yapı artık kuyruklu yıldızları bekliyordu. Planları gereği üç kuyruklu yıldız yüz yirmi şer derecelik açılarla ve aynı anda Oluş gezegenine çarpacaktı. İsteklerine gerçekleştirme adına yörüngeleri değiştirilen kuyruklu yıldızlar daha da artırılan hızları ile ve saniyede iki yüz bin kilometreye yakın bir hızla aynı anda evrende kat ettikleri yolun ardından Oluş gezegenine çarptılar.
Bu anda o yıldız sisteminde kıyamet koptu. Büyük çarpışma hızı ve kimyasal reaksiyonların ardından Oluş’tan geriye canlı ve madde adına hiçbir şey kalmamıştı. Nano saniyeler içinde Oluş’tan geriye sadece toz ve gaz bulutu kalmıştı. Artık büyük çoğunluğu metal yapılardan oluşan uzay yerleşim konutunda geçireceklerdi zamanlarını. Ancak ileride oluşacak bir durumun farkında ve bilincindeydiler. İlk zamanlar için enerji sorunu olmayacaktı. Yok olmadan önce Oluş gezegeninden transfer edip depoladıkları için o an için enerji problemleri yoktu. Ancak ileriki yıllarda hem artacak nüfusları için , hem araştırma ve inceleme gezileri için hem de diğer yaşamsal ihtiyaçları için enerji edinmeleri kaçınılmaz ve belirgindi. Bu sorunu derinlemesine ve bütün ayrıntıları ile düşünüp en kısa zamanda bir çözüme kavuşturmak istiyorlardı. Bunun için o ana kadar bilinen ve kalıplaşmış enerji edinme kavramlarının dışına çıkıp başka yöntemler ve metotlar geliştirmek istiyorlardı. Normalde de varlıklarını ve gelecek nesillerini bu sorunu en uygun bir şekilde çözerek garanti altına alabileceklerinin bilincindeydiler.
Bunun için hangi madde olursa olsun evrenin herhangi bir yerinde var olan herhangi bir maddeyi enerjiye çevirecek bir cihaz düşüncesi içindeydiler. Mühendisler tarafından ortaya atılan bu fikir yine onlar tarafından yapılacak cihaz ile çözüme ve pratik yaşama uygulanmış olacaktı. Detaylı ve uzunca süren çalışmalar sonunda bir yıllık bir süre sonunda istedikleri cihazı yapmayı başardılar. Cihazın girişine uygulanacak yada etki edecek madde cihazın çıkışında elektrik akımı üretiyordu. Girişe uygulanacak maddenin atomunda ne kadar fazla elektron var ise doğru orantılı olarak çıkışta o kadar büyük ölçekli akım elde ediliyordu. Maddenin cinsine ve özelliklerine göre bu bazen mili amper bazen de kilo amperler düzeyinde olabiliyordu. Bu şekilde enerji ihtiyaçlarını en azından içinde bulundukları evren var olduğu sürece garanti altına almış oluyorlardı. Diğer ve aksi durumda başka paralel evrenlerin varlığını bularak oralara giderek çözmek zorunda kalacaklardı. Gezegensiz geçirdikleri süre bir yılı geçerken nüfusları da ilk gelişlerine oranla artmıştı. Bulundukları yıldız sistemindeki konumları ile zaman ilerleyip gidiyordu. Ancak bu gidiş ve yapıyı en azından yerleşim yeri bazında kendileri için uygun ve yeterli bulmuyorlardı. Bu nedenden dolayı uygun bir gök cismi gezegen gibi bir şey bulup oraya yerleşmek istiyorlardı. Bunun için bu amaçla araştırma gemileri ile uygun yerleşim yeri aramaya başlamışlardı. Ancak diğer taraftan da sonucun istemezlerse de olumsuz olabileceğini düşünerek o an içinde bulundukları yapıyı daha da genişletip büyütüp daha fazla özellik kazandırıyorlardı. Hem uygun yerleşim yeri bulma hem de bulundukları ortamın genişliğini artırma paralel bir şekilde ilerliyordu. İlk geldiklerinde karmaşık bir yapıda olan uzay yerleşkeleri artık bölüm bölüm olarak yapılandırılmış ve neredeyse her amaç için yapılacak çalışma konusuna göre yerleşim yerleri on binlerce kilometre kare olan katlara dönüşmüştü. O an için bile yüzden fazla kat vardı yerleşkelerinde.
Bütün bu oluşum ve durum yapısı son hızla devam ederken, farklı bir paralel evrende ise çok değişik bir durum söz konusuydu. Bu paralel evren o ana kadar yine bu paralel evren tarafından bilinen en büyüğüydü. Diğer evrenler en fazla on milyar ışık yılı boyutlarındayken bu evren ise bir trilyon ışık yılı boyutlarındaydı. Ayrıcada bu evren bütün evrenlerden her an haberdar olan yapısı ve en yüksek teknolojisi ile karar verici ve istediği an müdahale edebilme yeteneğinde ve durumundaydı. İşte bu şekilde bu evren Yaşam gezegenin içinde bulunduğu evrene barışçıl amaçlarla müdahale etmek için bir vatandaşlarını görevlendirmişti. Bu kişi bizim için düşünülmesi bile mümkün olmayan ve bilinen birçok kavramdan farklı kavramlara ve özelliklere sahipti, ismi ise Barış idi. Kendisine iletilen görevi yerine getirmekle sorumlu olan bu kişi hiçbir ulaşım aracına binmeden ve yol almadan hemen o anda Oluş gezegenlilerin yaptığı uzay üssünde hiçbir engel ile karşılaşmadan belirdi. Belirdiği yer bir dinlenme alanıydı. Normal olarak her şekle ister insan ister hayvan isterse cansız nesneler olsun, girebiliyordu. Sürekli ve sabit bir görünüş ve şekli yoktu. Oluş gezegenlilerden olumsuz tepki almadan ve onların dikkatini çekmeden uygun bir insan yapısına sokmuştu kendisini. Diğer insanlarla anlaşma diye bir sorunu yoktu. Sahip olduğu olağanüstü özelliklerinin yardımıyla bulunduğu ortamın dilini ve daha birçok özelliğini anında anlayarak ve pratik olarak uygulayabiliyordu. Barış etrafındaki diğer Oluş gezegenliler ile tarihsel ve derinden bir sohbete girmişti. Hatta Oluş’lu ların şaşkın ve hayret dolu bakışları ile çok derinlemesine tarihsel oluşumları anlatıyordu. Bir çok kişi Barış’ı merak ederek gezegenlerinde kendisine rastlamadıklarını ve nereden buraya hangi amaç için geldiğini sordular. Barış’ta olup biten her şeyi ve geliş amacını bütün ayrıntısı ile anlattı. Çok kısa bir zaman içindede diğerlerinin güvenini ve sevgisini kazandı. Artık her kes kendisinin “Barış Elçisi” olduğunu biliyordu. Ancak sadece Oluş’lu larla barışın sağlanamayacağını biliyordu bu yüzden Klş’den onay alarak Yaşam gezegeni ile de iletişim kurması gerektiğinin farkındaydı. Çünkü barış bu iki gezegenin sahiplenmesi ile bir anlam ve geçerlilik kazanacaktı. Barış amacı için Yaşam gezegenine gitti ve onların yöneticisi olan Kya ile görüşmesi gerektiğini kendisini karşılayan görevlilere söyledi. Görevliler düşman oldukları gezegenin yerleşkesinden gelen bu kişiye ilk önce sıcak ve olumlu yaklaşmadılar. Ancak Barış ayrıntılı bir şekilde gerçekte nereden geldiğini ve ne yapmak istediğini açıklayınca Kya ile görüşmesine izin verildi. Yanında bulunan üç görevli ile Kya’nın bulunduğu bölüme geldi.
Kya’da da

5 --- İsim : Bilimsel çalışma bir erdemdir ( İlk hazırlanış tarihi : 2009 )
Sayfa Sayısı : 76 ( A4 )
Kısa Bilgi : Bilimsellik temelli ve kaynaklı çalışmaların nasıl oluştuğu nasıl geliştiği ve nasıl sonlandığından söz ediliyor , özellikle sağlam temellere oturtulmuş her yapı gelecek kuşakların yaşamını belli bir ölçüde garanti altına almaktır.Dünya’nın da içinde bulunduğu Güneş Sistemi’nin , kendinden milyarlarca büyüklükte bir karadeliğin içine girip yok oluşunun ardından birkaç milyon yıl geçmişti. Ancak başka bir paralel evrende hiçbir evrende bulunmayan bir oluşum ve yapı vardı. Birbirleri ile bağlantılı ve her anlarından haberdar olan üç gezegen vardı. Ancak bu gezegenler özellikleri başka bir deyiş ile içinde yaşayanları ile çok çok farklılık gösteriyordu. Bu üç gezegeninde içinde bulunduğu galaksinin ismi “Çeşit” idi. Birinci gezegende yaşları sıfır ile kırk arasında bulunan insanlar yaşıyordu. İkinci gezegende ise yaşları kırk ile seksen arasında olanlar ve sonuncusu olan üçüncü gezegende ise yaşları seksenden büyük olan insanlar yaşıyordu. Her hangi bir gezegende yaşayan insan grupları bulundukları gezegenin yaş sınırını geçince bu insanlar hemen bir sonra ki gezegene gönderiliyordu. İlk bakışta ve düşünüşte bu gezegenlerin hangi nedenden dolayı böyle bir uygulama yaptıkları anlaşılır gibi değildi. Ancak özellikle tıp insanlarının yaptıkları ve yapacakları bilimsel çalışmalar için bu şekilde bir yapı oluşturulmuştu.
Tıp insanları , denek insanlarının hangi yaşın, hem kendileri hem de çevresindekiler için en uygun olduğunu araştırıyordu. Normalde genel yapı ile bakıldığında her yaşın kendine göre diğerlerinden üstün olan yanları olduğu gibi zayıf olduğu özellikleri de vardı. Bütün bunların keşişim noktası bulunarak hangi yaş olduğu açığa çıkarılacak ve bu yaştaki kişilerin bütün üst düzey yönetim kademelerinde görev almaları sağlanacaktı. Her alanda ve her konumda. Doğal olarak içinde bulunulan yaşın direkt olarak bir etmen olduğunu düşünmüyorlardı. Çünkü çok küçük yaşlarda bile bilgi ve tecrübe kazanılacağı biliniyordu. Bu durumda bulunulan kişilerin sadece kendileri bazında değil çevresindekiler ve hem de diğer gezegenlerle olan bağlantıları da araştırılıyor ve bu incelemenin sonunda başarılı görülenler çok üst düzey konumlara ve daha da ötesi olan gezegen yöneticiliğine getiriliyorlardı. Bu durum her üç gezegen içinde aynıydı ve geçerliydi. Aynı sonuca ulaşmak isteyen bütün gezegen halkı topluca kendileri ile bir rekabet ve yarışma içindeydiler.
Daha önce dünyada var olduğu gibi üstünlük kurma ve egemen olma için silah kullanılmıyordu. Burada tamamen akıl , mantık ve düşünce gücü ile her bilim dalında problem çözme , sorunları giderme ve bütün halk için daha rahat ortam ve yaşam koşulları gerçekleştirme referans alınarak bir tatlı mücadele ortaya koyuluyordu. Özellikle ilk gezegende yirmi bir yaşında bir genç çok göze batıyor ve diğer rakiplerine göre oldukça önde gidiyordu. Bu gencin ismi Yıldıray idi. Uzun boylu bir metre doksan santimetre boyundaydı ve tığ gibiydi. Adeta ışıl ışıl parlıyordu. Sadece bilimsel konularda başarılı ve üstün özelliklere sahip olma yeteneği ile sınırlandırmamıştı kendisi. Spor alanında da yine aynı şekilde başarılıydı. Basketbol , yüksek atlama , masa tenisi , cirit atma ve maratonda da aynı başarıyı belirgin bir şekilde gösteriyordu. Bu durum tıpkı Mustafa Kemal Atatürk’ün “Sağlam kafa , sağlam vücutta bulunur” sözü ile adeta birleşikti. Birinci gezegen için yönetici olma durumu hemen hemen kesinleşmişti. Yıldıray’da hem kendisinden hem de bu konuma geleceğinden çok emindi. Ancak Çeşit galaksisinde ki bu bilimsel yarış üç gezegen dışındaki diğer gezegenlerde aynı şekilde gitmiyordu. Yine bu galakside bulunan dördüncü bir gezegen çok uzun süredir yüzyıllar bazında ki bir süre içinde barış , istikrar ve olumlu yaşam koşullarından uzaktı. Bunun en belirgin nedeni ise gelmiş geçmiş bütün yöneticilerinin halkı değil kendilerini ve yakınlarını düşünmeleri ve kollamalarıydı. Krallığa benzer bir yönetim şekilleri vardı. Artık durumun böyle gitmeyeceğini anlayan dördüncü gezegen halkı yönetime baş kaldırarak isyan ettiler ve bir halk darbesi ile yönetimi ele geçirdiler. Bu durumun oluşması için onlarca yıldır hazırlık yapmışlar ve sonunda istediklerini gerçekleştirmişlerdi. Ancak yeni kurulan ve halktan oluşan yönetim kademesi tek bir kişiyi gezegenlerinden yüzde yüz sorumlu yapmak istiyorlardı. Bunun için Çeşit galaksisi içinde olan ve birinci gezegende bulunan Yıldıray’ı yönetici konumuna getirmek istiyorlardı. Bunun için hemen bir uzay aracı ile on kişilik bir grubu birinci gezegene Yıldıray ile görüştürmek için yola çıkardılar.
Yaklaşık olarak yedi gün süren bir yolculuktan sonra grup birinci gezegenin uzay üssüne geldi. Uzay aracından dışarı çıkışlarının ardından hemen geliş nedenlerini görevli personele ilettiler. Personel de bu on kişilik grubu Yıldıray ile görüştürmek için birinci gezegenin yönetim yerleşkesine getirdiler. Yıldıray’ın bulunduğu odaya gelen grup çok ayrıntılı ve oldukça uzun süren bir zaman dilimi içinde olanları , olacakları ve geliş nedenlerini Yıldıray’a anlattılar. Yıldıray bütün grubu dinledikten sonra
: “Yöneticilik davetiniz için teşekkürler. Ancak ben kısa bir süre içinde kendi gezegenimizde de yönetici konumuna geleceğim. Teklifinize yüzde elli olumlu yanıt vereceğim. Daha sonra belirlediğimiz bir zaman dilimi içinde , bu zaman diliminin yarı süresinde sizin gezegende diğer yarı süresinde ise kendi gezegenimde görev yapacağım. Bu durumu kabul ederseniz seve seve istediğiniz görevi kabul edebilirim” dedi.
Grubun sözcüsü Yıldıray’ın isteğine olumlu yanıt verdi. Kısa bir süre içinde anlaşma sağlandı ve grubun yöneticisi
: “Sayın Yıldıray hemen yarın bizim gezegenimize gidelim. Gittiğimizde gezegenimizi ve halkımızı tanımış olacaksınız ve içinde bulunduğumuz olumsuz durumların giderilmesi için bir plan yapacaksınız. Daha sonrada sizin hazırlamış olduğunuz planı yine sizin belirlemiş olduğunuz bir zaman dilimi içinde uygulayacağız” dedi.
Yıldıray : “Tamam öyleyse yarın yola çıkalım” dedi.
Karşılıklı olarak anlaşma sağlandı ve ertesi günün gelmesi beklenmeye başlandı. Ertesi günün sabahında hazırlıklılarını tamamlayan Yıldıray yanına aldığı on kişilik ekibi ile kendilerine ait uzay aracı ile yola koyuldular. Yine yaklaşık yedi günlük bir yolculuğun ardından dördüncü gezegene ulaştılar. Dördüncü gezegenin , gezegenler arası uzay üssünde geçici yönetici Atahan , Yıldıray’ı karşıladı. Karşılıklı olarak kısa süren bir “hoş geldiniz” faslının ardından yönetim yerleşkesine geçildi. Burada Atahan’ın görevlendirdiği personel aracılığı ile dördüncü gezegenin bilinen bütün tarihi bütün ayrıntıları , özellikleri ve değerlendirilmeleri ile görsel ve işitsel olarak Yıldıray’a anlatıldı. Yıldıray uzunca süren bu bilgilendirme sürecinde hiç ses çıkarmadı. Beş saatlik tarihsel tanıtımın ardından , Atahan söze girerek
: “Sayın Yıldıray, tarihimizi öğrendiniz. Ancak bu sunumda size anlatılmayan bir şey var. Bunu özellikle belirtmek isterim. Bizim gezegenimizde seksekli yaşların üstündeki vatandaşlarımızın sayısı bir elin parmaklarından pekte fazla değil. Elbette ki bunun bir nedeni var. Üç dört kuşak önceki dedelerimizden önce başımıza bir kuyruklu yıldız belası çıktı. Her iki yılda bir gezegenimize belli bir uzaklıktan geçerken , yaymış olduğu çok yüksek etkili radyasyondan dolayı yaşlı vatandaşlarımız yaşamlarını yitiriyor hemen ardından da radyasyon etkisi yok oluyor. Bilgisayarlarımızla mühendislerimizin yaptığı araştırmalar sonucunda bu kuyruklu yıldızın gezegenimize en yakın uzaklığı yüz kilometre olarak hesapladık. Ancak daha da ilginç olan bir şey var. Sanki bu kuyruklu yıldız yaymış olduğu radyasyonun hedef koordinatlarını ve etkileme sürecini kontrol ediyor. Bu durumda çok ileri ve yüksek bir teknolojiye sahip olduklarını söyleyebilirim. Şimdi sizi başımıza yönetici olarak almak istememizin nedenlerden birisi de bu ve buna sizin ve gezegeninizin bir çözüm getirmesini bekliyoruz” dedi.
Yıldıray : “Evet , anladım. O bahsetmiş olduğunuz kuyruklu yıldızı inceleyeceğiz ve gerekirse yok etmeye çalışacağız, şimdi gezegeninizin halkını da tanıyabilmem için bir vatandaşınız kılığında ekibim sizden alacağımız bir rehber ile gezinti yapmak istiyorum” dedi.
Atahan : “Tamam Yıldıray. Şimdi sizlere vereceğimiz kıyafetleri giyeceksiniz ve yanınıza da üç kişilik bir rehber grubu vereceğim” dedi.
Gerekli hazırlıkların tamamlanmasının ardından Yıldıray ve ekibi yanlarındaki iki rehber ile dördüncü gezegende keşif yolculuğuna yürüyerek başladılar. Henüz on dakika bile olmamışken Yıldıray’ın ilk fark ettiği şey gezegen halkının birbirleri ile olan yüksek dereceli yardımlaşma ve birlikteliği olmuştu. Ayrıca fark edilen diğer bir özelliği de herkes birbirine saygılıydı. Çünkü çok acımasızca geçen krallık döneminde sonra yapılan devrim ile gerçek ve saygın kimliklerine ulaşmışlardı ve bunun değerini ve önemini de oldukça iyi biliyorlardı. Gezegenin bütün vatandaşları sanki aynı bir ailenin fertlerinden oluşmuştu , durum böyle görünüyordu ve Yıldıray’da bu sonuca varmıştı. Gezegende gezinti sürerken Yıldıray yanındaki rehbere “Buranın yiyecek pazarı yokmu? Bizi oraya götür” dedi. Görevli rehber de olumlu yanıt verdi ve yiyecek alış veriş merkezine gittiler. Bu merkezde özellikle süt ürünlerinin çeşitliliği ve çokluğu dikkati çekiyordu. Belki de yiyecek çeşitlerinin yüzde seksenini süt ürünleri oluşturuyordu. Yıldıray yanındaki rehbere gösterdiği bir çeşit yiyeceğin tadına bakmak istediğini söyledi. Görevlide satıcı ile konuştu ve durumu bildirdi. Bunun üzerine satıcı bir tepsi üzerindeki süt ürününden bir dilim kesti ve Yıldıray’a uzattı. Yıldıray yiyeceğin tadını çok değişik ve ilginç bulmuştu. Sanki tatlı ve ekşi karışımı bir baklavayı andırıyordu.
Bu şekilde keşif yolculuğu başlayalı üç saat olmuştu ve daha da devam ediyordu. Yıldıray yine bu yolculukta çocuklara çok dikkat etmişti. Büyük çoğunluğunun elinde kitaplar vardı ve bu kitapları okuyorlardı. Kimisi bir ağacın altında gölgelik bir yerde kimisi ise bir ağacın üstünde kalın bir dalda durarak ellerindeki kitapları okuyorlardı. Oysa kendi gezegenlerinde çocuklar dışarıda oyun oynuyorlardı. Bu değişik ve farklı yapı Yıldıray’ı çok şaşırtmıştı ve bu duruma kendi gezegeni adına gıpta ile bakakalmıştı. Eğitimin çok önemli olduğunu dördüncü gezegenin fark etmiş olduğunu ve bunun uygulamasına ise hemen devrimden sonra geçilmiş olduğunu yanındaki görevliden öğrenmişti. Ayrıca gezinti yollarının üstünde çok kalın gövdeli ve çok sayıda dalları olan otuz metreden daha uzun olan bir sürü ağaç görmüştü. Gördükleri Yıldıray için değişik bir deneyim ve tecrübe olmuştu. Yürüyüşlerine devam ederken Yıldıray yanındaki rehbere : “Az da olsa gezegeniniz olan dördüncü gezegen hakkında bir fikir sahibi oldum artık Atahan’ın yanına dönebiliriz” dedi. Yıldıray’a eşlik eden rehber : “Tamam efendim , nasıl isterseniz öyle olsun , dönelim” dedi. Bu şekilde geri dönüş yolculuğu başlamış oluyordu. Atahan’ın yanına ulaştıklarında dükdörtgen bir masanın etrafına oturdular. Söze ilk giren Atahan oldu ve
: “Sayın Yıldıray, size daha önce de söz etmiş olduğum kuyruklu yıldız sorununu çözmemiz gerekiyor. Size ve sizin gezegeninizin teknolojisine güveniyoruz. İnşallah ben ve halkım adına yanılmıyorumdur” dedi.
Yıldıray : “Kesinlikle yanılmıyorsunuz Atahan. Teknolojimizin en üst düzeyini söz etmiş olduğunuz kuyruklu yıldız sorununu çözmek için kullanacağız. Bunun gezegenimle bağlantı kurup gerekli ekipmanları ve mühendisleri sizin gezegeninize getireceğim” dedi.
Atahan :” Bu durumda size ve gezegeninizin mühendislerine minnet ve şükran duyacağız efendim” dedi.
Yıldıray :” Bu o kadar önemli değil. Önemli olan insanlığın devamı ve barış içinde yaşaması. Bunu hangi insan olursa olsun o insanın temel ve merkezi yapısı içinde gerçekçi bir şekilde oluşturmak ve devam ettirmek istiyorum. Bu ideale yaklaşma ve bir bakıma ve bir anlamda da Allah’a canlılık borcudur” dedi.
Atahan : “Evet efendim. Haberleşme cihazları hazır, istediğiniz an gezegeniniz ile görsel ve işitsel bağlantı kurup istediklerinizi iletebilirsiniz” dedi.
Yıldıray : “Tamam öyleyse. Hemen ve hiç vakit kaybetmeden istediklerimi ileteyim” deyip haberleşme cihazının bulunduğu ana kumanda bölümündeki odaya gitti. Yanındakilerde merak ve heyecan içinde Yıldıray’ı izliyorlardı. Yıldıray yapmak istedikleri için gezegenine bilgi verdi ve gerekli emirleri de ilgili yerlere bildirdi. Bu aşamadan sonra mümkün olan en kısa süre içinde Yıldıray’ın istedikleri yerine getirilecekti. Ama iki gezegen arasındaki uzaklıktan dolayı en az yedi günlük bir sürenin geçeceği belirgin ve kesindi. Birinci gezegenden yola koyulan gerekli donanım ve mühendisler yola çıkmışlardı bile. Bazı mühendisler ilk defa birinci gezegenin dışına çıkıyorlardı. Bu kendileri için mesleklerini yada bilgi ve tecrübelerini başka bir gezegende uygulama ve değerlendirme olanağı olmuş olacaktı. Bunun için sevinçle karışık bir heyecan duygusu içindeydiler.
Yolculuk sonunda tamamlandı Çeşit galaksisindeki dördüncü gezegene ulaştılar. Uzay araçları ile gelen donanımlar dördüncü gezegene yerleştirildi ve bunların çalıştırılması ve kontrolü içinde birinci gezegenin mühendisleri yerlerini aldılar. Çeşit galaksisinde bilinen bütün gezegenler aynı alfabeyi ve aynı dili konuştukları için anlaşma ve sorunlarını iletip çözebilmede hiçbir sorun yaşanmıyordu. Bu bütün gezegenler için çok büyük bir avantaj ve çok iyi bir özellikti. Bir saat gibi kısa bir süre içinde bütün donanımlar kurulup işletilmeye hazır hale getirildi. Hazır durumda bulunan elektronik cihazlar aracılığı ile başlarına sorun olan kuyruklu yıldızın koordinatları bulundu ve hemen her hareketi takip edilmeye başlandı. Dışarıdan ve fazla ayrıntıya girilmeden bakıldığında ve bu şekilde yorumlandığında bu gök cisminin sıradan ve doğal bir kuyruklu yıldızdan farkı yoktu. Ancak çok hassas ve yüksek güçlü alıcılardan oluşan elektronik devreler bu sözü geçen kuyruklu yıldızın göründüğü gibi olmadığını hemen bütün ayrıntısı ile fark etti. İlk fark edilen şey kuyruklu yıldızın hareketinin doğal olmayışıydı her hareketi kontrol ediliyordu hem de başka bir gezegenden yada gök cisminden değil bizzat kuyruklu yıldızın içinden yapılıyordu. İleri derecede hassas cihazlarla yapılan incelemelerle kuyruklu yıldızın içinde bir yerleşim merkezi olduğu ve burada insanların yaşadığı fark edildi. Sıradan alıcılarla fark edilemeyecek olan bu durum ancak hassas alıcılarla fark edilmişti. Atahan bu durumu gördü ve Yıldıray’a
:”Efendim şu anda ne düşündüğünüzü öğrenebilir miyim?” dedi.
Yıldıray : “Şu anki düşüncem bu kuyruklu yıldızı takip altına alıp bir şekilde etkisiz hale getirip hareketlerinin kontrolünü içinde canlılar tarafından değil bizler tarafından gerçekleştirilmesini sağlamak olacaktır” dedi.
Atahan : “Evet” dedi.
Karşılıklı konuşmaların ardından birinci gezegenden gelen donanımlar ile inşa edilen bir uzay aracı kuyruklu yıldıza doğru yol almaya başladı. Bu araç normal ve sıradan bir uzay arcı değildi. Her türlü ve her şiddetteki dış etmenlerden etkilenmiyordu. Hareketini durduracak yada azaltacak hiçbir dış kuvvetin etkisinde kalmayacak bir araçtı. Kısa bir süre içinde dakikalarla ifade edilebilecek bir süre içinde kuyruklu yıldıza adeta yapıştı ve onunla birlikte yol almaya başladılar. Ancak bu durum pekte fazla sürmedi. Kuyruklu yıldız ilk önce bu araç tarafından durduruldu ve ardından de bütün hareket kabiliyeti uzay aracına geçti. Uzay aracının içinden çıkan başka bir araç ise kuyruklu yıldızda insanların yaşadığı yere gitti. Araçtan çıkan bin kişilik grup ellerindeki lazer silahları ile karşılarındakini bayıltma konumuna getirdiler. Sonrada baygın halde bulunan ve burada yaşayan beş yüz kişilik insan grubu kuyruklu yıldızdan uzay aracına getirildiler.
Artık kuyruklu yıldızı kontrol edemeyeceklerdi ve kuyruklu yıldız insanlardan arındırıldı. Ancak Yıldıray kuyruklu yıldızı başı boş ve kontrolsüz bırakmak istemiyordu. En azından bunun radyasyon yayma özelliğinden faydalanmak istiyordu. Özel donanımlarla kuyruklu yıldızdan yayılan radyasyon durduruldu ve kontrol altına alındı. Ardından da kuyruklu yıldız uzay aracı aracılığı ile dördüncü gezegene getirildi. Bu sırada bütün halk olup biteni merak etmiş ve büyük bir meydana konulan monitör aracılığı ile olup biteni izliyordu. İşlemin başarı ile sonuçlanması bütün halkı mutlu etmişti ve kısa bir süre içinde dördüncü gezegene gelen uzay aracı halk tarafından çılgınca alkışlanmıştı. Bütün personel uzay aracından çıkıp halkın içine karıştı ve olup biteni meraklı gözlere anlattılar. Kontrol altındaki kuyruklu yıldız ise tamamen zararsız bir haldeydi. Yıldıray ve Atahan birlikte yürüyerek halkın toplanmış olduğu meydana gelerek birlikte kendilerinin konuşması için hazırlanan kürsüye çıktılar. İlk söze giren Atahan oldu. Başarılarını ve bu başarılarını borçlu olduğu Yıldıray’a halkın karşısında teşekkür , minnet ve saygı belirtti. Hemen ardından da söz alan Yıldıray teknik ve detaylı bilgi vererek mühendislerinin nasıl çalıştığını ve nasıl başarılı olduklarını anlattı ve artık kendisinin da dördüncü gezegenin yöneticisi olduğunu ama halkın da bir parçası olduğunu söyledi. Zaten heyecan içinde bulunan halk daha da heyecanlanarak tekrar alkışlamaya başladılar. İki saat böylece gelip geçti ve halk dağılarak meydan da boşalmaya başladı. Yıldıray mühendislerinden kuyruklu yıldız hakkında bilgi aldı. Onu dördüncü gezegenin toprak zemininin elli kilometre altına yerleştirilerek daha sonra kullanılmak üzere saklamaya karar verdi. Bütün bu olup bitenleri ise Atahan sessiz bir şekilde izlemekle yetindi. Kuyruklu yıldızın yerleşiminin ardından günlük olağan ve doğallığa geri dönüldü. Ancak o kadar yüksek teknolojiye sahip olmalarına karşın bir şeyi mühendisler , kimyagerler , fizikçiler ve biyologların gözünden bir şey kaçmıştı. Kuyruklu yıldız yapısı , oluşumu ve varlığı gereği hangi olumsuz koşulda bulunursa bulunsun savunma sistemini var olduğu andan itibaren koruyordu ve sürekli olarak da geliştiriyordu. Bu bir bakıma bir fizik kuralı olan etki tepki gibiydi. Yavaş yavaş ve saniyenin trilyonda biri gibi küçük zaman dilimleri içerisinde küçük küçük ve dünyada ki karıncalara benzer canlılar kuyruklu yıldızın hacmi içinde oluşmaya başladı. Sayıları çok çok hızlı bir şekilde artıyordu. Bu canlılar her ne kadar küçük olsa da dişleri ile metalleri bile parçalayabilecek ve salgıladıkları asitlerle her türlü maddeyi eritecek yapıda ve konumdaydılar.
Sayıları trilyonlara ulaşan karınca benzeri canlılar ilk önce kuyruklu yıldızın kabuğunu parçalayıp ve asitleriyle eriterek yola koyuldular. Hemen ardından da elli kilometrelik derinlikten çıkıp dördüncü gezegenin zeminine ulaştılar. Asıl oluşum burada başlıyordu. Canlı cansız karşılarına çıkan her şeyi eriterek ve öldürerek ilerliyorlardı. Kırsal alandan insanların yaşadıkları çevreye ulaştıklarında durum daha kötü olacaktı. Ardından kül , kan ve asit bırakarak yerleşim yerlerine ulaştılar. Dördüncü gezegenin halkı bu canlıları ve yaptıklarını fark etmişlerdi. Ancak ellerinden bir şey gelmiyordu. Kaçıp kurtulmak ve saklanmak için bu canlılara karşı güvenli bir yer yoktu. Gezegen yavaş yavaş kırmızı renge bürünüyordu. Hem de bağırış ve yakarışlarla. Yıldıray hemen duruma müdahale etti ve sığabileceği kadar dördüncü gezegenliyi uzay araçlarına bindirerek gezegenin atmosferinden uzaya çıktılar. Ardı ardına yapılan seferlerle gezegende hiç insan kalmadı. Uzayda güvendeydiler çünkü bu canlılar kanatları olmadığı için uçamıyor ve insanlara zarar veremiyorlardı. Uzaydaki bir istasyona yerleşmelerinin ardından Yıldıray gezegene müdahale planı hazırladı. Planına göre kendi gezegeninden getirtilecek kimyasal ve biyolojik silahlarla bu canlılar öldürülecekti. Ayrıca esas kaynakları ve oluşum yeri olan kuyruklu yıldız ise kimyasal işleme alınacaktı. Bu şekilde hem canlıların yaşamlarına müdahale edilerek durdurulacak ve hem de yeni karınca benzeri canlıların oluşumu engellenecekti. Yıldıray zaten uygulama aşamasındaki planını daha da çabuk ve pratik bir hale getirerek yönetim için ordusundaki generalleri görevlendirmişti.
Teknolojik gelişmişliğe askeri disiplinde eklenince dördüncü gezegen karşı koyulamaz bir konuma ulaşmıştı. Kısa bir süre içerisinde onlarca sayıdaki uygulama Atahan’ın şaşkınlığına ve hayret edişine yol açmıştı. Yalnız dördüncü gezegende yapılan işlemin devam etme süresi oldukça uzun olacağa benziyordu. Kısa sayılabilecek bir süre içinde işlem için gerekli olan bütün donanım ilgili malzemeler ile getirildi. Teknik ekibin yanı sıra koordinasyon ve yönetim için sayıları onlarla ifade edilebilecek generallerde dördüncü gezegene geldiler. Böylece işlemin ilk aşaması tamamlanmış oluyordu. Hemen ardından hiç zaman kaybedilmeden üst konumdan en alt birimlere kadar sıkı bir koordinasyon kuruldu ve müdahaleye başlandı. Sadece karınca benzeri canlıları öldürmekle görevlerini tamamlamış olmayacaklardı. Daha sonra bunların ölüsünü gezegenlerine zarar vermemesi için başka bir yere götürüp bırakacaklardı. Bu görevlerinin bir sonraki adımıydı. Ancak ayrıntılı plan oluşturulurken bütün süreçler generaller tarafından dikkate alınmış ve yine olumlu sonuçlanması temeliyle değerlendirilmişti. Her ne kadar bütün aşamalarda görev dağılımı değişik meslek sahibi kişiler tarafından oluşturulduysa da , hepsi bir noktada başka bir deyiş ile Yıldıray’ın genel yöneticiliği ile çerçevelenmişti.
Kısa bir süre içinde yerin dibine gömülü bulunan kuyruklu yıldıza müdahale edilerek oradan çoğalan canlıların oluşum kaynağı etkisiz hale getirildi. Hemen ardından da gezegenin neredeyse her milimetre karesine yerleşmiş bulunan canlıların yaşamı sonlandırmak için oldukça yüksek güçlü ve çok etkili kimyasal ve biyolojik maddeler devreye alındı. Bu aşamadan sonra bu canlıların hepsi öldü. Böylece dördüncü gezegendeki görev süreci tamamlanmış oluyordu. Bu canlılar ölmüştü ancak öldükleri andan itibaren saldıkları ve etrafa yaydıkları asit ile dördüncü gezegeni zehirlemeye başlamışlardı. Bunun içinde mümkün olabilecek en kısa süre içinde gezegen dışına başka bir yere götürülmeleri gerekiyordu. Dördüncü gezegenin ,ölmüş olmalarına karşın bu yaratıkların saldıkları asidi zararsız hale getirecek yada etkisiz kılacak bir maddeleri yoktu. Hemen içinde bulundukları Çeşit Galaksisi’nin dışında hiç canlı yaşamayan her hangi bir gezegene götürüp bunları buraya bırakmayı düşündüler. Kısmen de olsa yüzde yüz olmazsa da aside dayanıklı uzay araçları ile ölü yaratıkları taşımaya başladılar. Sayıları trilyonlar düzeyinde olduğu için çok uzay aracına ve çok sefere gereksinim vardı. Ardı ardına yapılan galaksi dışı yolculuklar ile sonunda yaklaşık bin sefer ile dördüncü gezegenin tamamını bu yaratıklardan kurtardılar.
Artık kendilerine çok uzak olan bir gezegende bu yaratıklar salmış oldukları asit ile baş başa kalmış oluyorlardı. Zaten dördüncü gezegenin istediği de bu sonuçtu. Ancak hala çözülmemiş bir sorun vardı. O da gezegenlerinde yerin kilometrelerce altında bulunan kuyruklu yıldızdı. Her olumsuz durumun kaynağı ve başlangıç noktası buydu. Bu nedenden dolayı kendilerini kuyruklu yıldızı ne yapmaları gerektiği konusunda derin bir düşünce ve karar alma oluşumu almıştı. Düşündükleri ilk şey kuyruklu yıldızın çekim gücünü kontrol ederek gezegenlerine bir uydu yapmaktı. Bu şekilde en azından dördüncü gezegen ile kuyruklu yıldız arasında bir yörünge ortaklığı kurulmuş ve oluşturulmuş olacaktı. Bu şekilde uydu yapısına ek olarak gerekirse bir savunma kalkanı olarak silah amacıyla da kullanma olanağı doğmuş olacaktı. Böylece çok geniş bir yelpaze içinde çok çeşitli amaçlar için kuyruklu yıldızdan yararlanma olanağı açık olmuştu. Bütün bu fikirlerin oluşum kaynağı ve meydana getirilişi Yıldıray ve O’nun çok güvendiği çeşitli bilim dallarındaki mühendisleri olmuştu. Her şey olurunda ve akışında giderken uzunca bir süredir dördüncü gezegende bulunan Yıldıray’ın durumu ve ekibi de buna eklenince birinci gezegen halkından olumsuz tepkiler ve şikayetler başladı. Aslında bu bir yandan da Yıldıray’ı o sahip olduğu ve kullandığı yüksek değerli özelliklerinin başka bir gezegen yararına kullanmasının paylaşılamaması olgusuydu. Çünkü çok bağlı oldukları ve çok sevdikleri yöneticilerinin sadece birinci gezegende ve kendileri için karar almasını istiyorlardı.
Ancak, Allah’ın üstün özellik, yetenek, beceri ve değerlendirme gücüne sahip olarak yarattığı insanlarının, bu özelliklerini bütün evrenler için kullanmasından daha doğal bir şey olamazdı. Bu bir bakıma bütün renklerin ortak özelliydi. Bu özellikte ışıktı, çünkü ışık olmadan renkleri göremeyiz. Gelen tepkilerden ve halkının isteğinden Yıldıray’ın haberi vardı. Halkının daha fazla üzülmemesi için personeli ile onlara haber gönderdi ve uzun süre bir gezegende kalma hakkını özellikle birinci gezegen için kullanacağını iletti. Yıldıray’ın halkı kendilerine ulaşan bu habere memnun oldular ancak hemen gelmesini istediler. Halkının bu özlem, hasret ve sevgi dolu isteğine olumsuz yanıt vererek onları üzmek istemeyen Yıldıray ekibi ile birlikte hemen ve hiç vakit kaybetmeden, geldikleri bir uzay aracı ile birinci gezegene geri döndüler. Ancak gezegenlerine ulaşmalarından henüz bir gün bile olmamıştı ki dördüncü gezegende bulunan Atahan’dan yıldırım çarpması bir haber geldi. Yıldıray’a ulaşan haberde gezegenlerinin mikro boyutlardaki trilyonlarca robotun istilasına uğradığı belirtiliyordu. Normalde çıplak gözle bu robotlar görünmüyor ve takip edilemiyordu. Atahan , Yıldıray’ın hemen geri dönmesini istedi. Yıldıray sahip olduğu yüksek sorumluluk ve görev duygusu sayesinde zor durumda bulunan ve kendisini çağıran diğer görev yeri olan dördüncü gezegene geldiği gibi geri döndü.
Yapılan araştırmada bu oluşum nedeni daha önce öldürülen karınca benzeri yaratıkların olduğu sonucuna ulaşıldı. Bu yaratıkların ölüsünü başka bir gezegene bırakıp geri döndüklerinde bunlardan kurtulduklarını düşünmüşlerdi. Ancak aradan geçen zaman durumun böyle olmadığını ve tam aksi yönde yani kurtulma yönünde değil başlarına daha da büyük sorun açma doğrultusunda geliştiğini göstermişti. İlk önce ölmüş yaratıkların içinden nasıl olurda böyle mikro boyutlarındaki robotların çıktığını ve o kadar uzak bir mesafeden hangi enerji ve güç ile geldiğini anlamak yolunda mantıklı bir yanıt bulamadılar. Ancak daha sonra bilgisayarları ile yaptıkları sentez ve analiz sonucunda bunların evreni yakıt olarak kullandığını ve hangi madde olursa olsun mikro boyutlar içindeki maddeyi enerjiye çeviren aygıtlar ile bunu gerçekleştirdiklerini anladılar. Dördüncü gezegen tekrar bir yaşamsal tehlike ile karşı karşıya kalmıştı. Bu sorunu çözmek için Yıldıray’ın aklına ilk önce bu robotların yol çizgisinde bulunan bütün maddelerin kaldırılması fikri geldi.
Robotlar çoktan dördüncü gezegenin atmosferini geçmiş ve toprağa inmişti. Bir kısmı için durum böyleydi. Ancak çok büyük bir kısmı daha yoldaydı. Toprağa kadar gelmiş olanlar için bir şey yapamıyorlardı. Ancak yolda olup da gelmeye devam edenler için çözümleri vardı. Birinci gezegenden getirmiş oldukları araçları ile dördüncü gezegenin atmosferi çevresinde bulunan gaz, sıvı ve katı bütün maddeler toplandı. Bu şekilde buraya kadar gelen mikro robotlar bu koordinatta enerjiye çevirebilecekleri madde olmadığı için hareketsiz kalıyor ve kıpırdayamıyordu. Bu aşamada da dördüncü gezegenin lazer silahları tarafından etkisiz hale getiriliyordu. Diğer durumlarda yani mikro robotların aktif oldukları zaman diliminde lazer silahları etkili olamıyordu. Çünkü bu durumda mikro robotlar sahip olduğu enerjiden dolayı lazer ışınını etkisiz kılabiliyordu. Yıldıray ve ekibi nasıl olurda ölü bir yaratıktan böylesine etkili , güçlü ve ileri teknoloji ürünü robotların oluştuğunu anlamak için daha önce bunları bıraktığı gök cismine gidilmesine karar verdi. Kısa bir süre içinde hazır hale gelen araştırma ekibi buraya gitti. Yerinde bu ölü yaratıkları incelemeye başladılar. İlk keşfettikleri şey bunların içinde biyolojik ortamdan ve yapıdan beslenen ve çoğalan elektronik devrelerin varlığıydı. Bu ana kadar böyle bir şey ile karşılaşmayan Yıldıray’ın ekibi oldukça şaşırmıştı. Çünkü insan ürünü tasarımı olan madde ile doğal var olan madde birbirleri ile bağlantılı ve ilişkiliydiler. Ekip elektronik maddeye elektrik akımı sağlayan biyolojik ortamın yapısını bozmayı deneyeceklerdi. Yaratığın büyükçe bir kısmını oluşturan biyolojik yapıyı oksijensiz bırakacaklardı. Bu durumda da ana kaynakları kuruyacağı için elektrik akımı üretemeyeceklerdi. Birkaç tanesinde bu düşüncelerini deneme olanağına sahip oldular ve denediler. Sonuç olumluydu oksijen kaynağı kesilince elektronik devrelerde kendi kendine çalışıp diğer devreleri üretemiyordu. Bu çalışmayı genele yayıp bütün ölü yaratıklarda uygulamaya başladılar. Trilyonlarca sayıdaki bu yaratıklar için yaklaşık üç saatlik bir zaman dilimi yeterli oldu ve sonunda ekip istediğine ulaştı. Bu anda bütün yaratıklar gerçek anlamda öldüler ancak elektronik devreler bulunduğu yerde öylece kalakaldılar. İşlevsiz ve çalışmadan. Yaklaşık bir milyara yakın bir sayıdaki bu elektronik devreler alındı ve birinci gezegene daha ayrıntılı bir şekilde incelenmeleri için götürüldü. Birinci gezegendeki laboratuarlarda ayrıntılı bir şekilde tümleşik devrelerin yapısı incelenecekti. Görevlerini tamamlayan Yıldıray’ın ekibinin bir bölümü birinci gezegene diğer bir bölümü de dördüncü gezegene gitti.
Yıldıray ve ekibi ile Atahan ve gezegenlileri zorlu ve yaşamsal bir süreci daha geride bırakmışlardı. Çetin ve mücadele ile geçen bu zamanın ardından Yıldıray geldiği arkadaşları ile birlikte birinci gezegene geri döndü. Ancak kendi içlerinden robot üreten bu yaratıkların egemen olma ve üstünlük kurma isteği bitmemişti. Bu yaratıklar daha önceden planladıkları doğrultusundaki çalışmalarının bir diğeri olan üretilmiş robottan tekrar robot üretme teknolojilerini kullanmışlardı. Başka bir deyiş olan yaratıkların ölümü bir başka cismin ortaya çıkmasına, bununda etkisiz hale gelmesi durumunda bir başka cisim üretimi ile devam ediyor ve sonlanmıyordu. Bir dairenin bir noktasında etkisiz hale gelme üretilen başka bir cismin doğuşu ve hareketi ile devam ediyordu. Birinci gezegen ve dördüncü gezegen bu durumu fark etti. Bu oluşumun ardındaki zaman akışı aşamasında Yıldıray aklına gelen başka bir planı uygulamak istedi.
Yaratıkları götürüp bıraktıkları gezegeni çapı çok geniş ve çok yoğun bir metal küre içine almayı düşündü. Bu düşüncesinin ardından Atahan ile birlikte derhal uygulamaya geçtiler. Yaklaşık bir haftalık bir teknik ekip ve işçi çalışması emeği ile kalınlığı on kilometre olan metal küre hazırlandı Bu kürenin içindeki boşluk yaratıkların bırakıldığı gezegenin çapı kadardı. Gezegen atmosferden itibaren metal küre içine alındı. Yapılan bu çalışmanın ardından, düşüncelerine göre artık yaratıklarla ilgili bir sorun ile karşılaşmayacaklarını ümit ediyorlardı. Ancak durum yine beklendiği gibi olmadı. Kürenin atmosfere yerleşmesinin ardından on iki saat bile geçmeden küre içindeki gezegen ile birilikte harekete geçti. Çok yüksek bir hızla hareket eden gezegen dördüncü gezegene çarpma amacı doğrultusunda ilerledi. Yıldıray ve ekibi durumu anlayınca çarpışmanın etkili olmaması için metal küreyi gezegenden ayırmayı denediler. Ancak her şey kendi kontrollerinden çıkmıştı. Küreye müdahale edip gezegenin atmosferinden ayıramadılar. Dördüncü gezegen ile olan uzaklık gittikçe azalıyordu.
Birinci gezegen oluşacak yaşamsal durumu görünce en etkili lazer silahlarını kullanmaya karar verdiler. Kullandıkları lazer ışın olmasının ötesinde hareketli metal parçaları da taşıyor ve iletiyordu. Gönderilen lazer ışını metal küre kaplı gezegeni başka ve ince bir küre içine aldı. Bu aşama olumlu olmuştu. Yaratıkların gezegeni manyetik alanlarla kullanılarak dördüncü gezegene çarpmadan “Çeşit” galaksisinin bir noktasında etkisiz hale getirilerek durduruldu. Artık yaşamsal tehlikeyi atlatan dördüncü gezegenliler, normal yaşam akışına geleceklerine şüphe ve umutsuzluklarla dolu olarak bakıyorlardı. Çünkü kendi gezegenlerine binlerle ifade edilebilecek kilometre uzaklığındaki metal gezegenle yan yana yaşamaya başlamışlardı. Gezegenlerinde o an için bir sorun yoktu ama dışarıda kendilerini çok büyük bir potansiyel tehlike vardı. Bu olumsuz olguyu Yıldıray, Atahan ve bütün halkı biliyordu. Yaratıkların bulunduğu gezegen tam anlamı ile başlarına bir belaydı.
Ne yaparlarsa yapsınlar bu ana kadar onları tamamen devre dışı bırakıp etkisiz hale getirememişlerdi. Kendi deyimleri ile “Yaşıyoruz ama geleceğe ulaşıp ulaşmamamız bu hemen yanımızdaki metal gezegene bağlı” diyorlardı. Çünkü şöyle bir durum vardı: Bu yaratıkların ölümü ile başka bir cisim meydana geliyor ve o şekilde devam ediyordu. Bu ana kadar Yıldıray ve ekibi böyle bir durumun nasıl oluştuğunu çözememişlerdi. Ayrıca Atahan , neden kendileri için bu kadar olumsuz yönde ilgilenildiğine ve vazgeçilmediğine yanıt için mantıklı bir şey bulamamıştı. Kendi gezegenleri hiçbir evrendeki hiçbir gezegene düşman değildi ancak bu özelliklerine karşın kendileri için düşmanca tutum içeren sürekli bir oluşum vardı. Yıldıray ve ekibi dördüncü gezegen için düşman oluştuğunda müdahale bazında değil sürekli etkileşim içinde tutacak bir teknolojiye dahil etmek istedi. Bunun için kendi gezegeni olan birinci gezegen ile bağlantı kurarak gerekli bütün donanımları dördüncü gezegene getirtti. Bu ileri teknoloji ürünü donanımlar dördüncü gezegenin atmosferine yerleştirildi. Bu şekilde her hangi bir düşmanca saldırı oluşumunda, fark edilecek ve hemen burada bulunan donanımlar aracılığı ile müdahale edilecekti. Bu müdahale öldürme , yok etme yada tamamen devre dışı bırakma anlamında değil kendi gezegenlerinden uzaklaştırılma temelinde meydana gelecekti. Bütün düşmanca saldırının araçları dördüncü gezegenden trilyonların trilyon katı kadar bir uzaklığa püskürtülecekti. Çünkü Atahan, düşmanları da olsa kim olursa olsun evrene gelen her canlının yaşama hakkı bulunduğunu ve bundan dolayı da yaşaması gerektiğine inanıyordu. Atahan’ın bu düşüncesi de bütün yurttaşları tarafından kabul görüyor ve aynı doğrultuda olumlu olarak değerlendiriliyordu. Yıldıray ve Atahan kendi aralarında yapmış oldukları bilgi alışverişinde bütün paralel evrenlerin gözetim ve kontrol altına olması gerektiği düşüncesini ortaklaşa paylaştılar. Paralel evrenlere uzay araçları ile gidip kontrol etme düşüncesi şeklinde değildi bu. Bütün evrenleri kendi evrenlerine bütün özelliklerini kontrol ederek almak istediler. Bu amaç doğrultusunda bütün evrenler daha önce çapı belirlenmiş bir küre şekline getirilecekti. Doğal olarak gerçek ve aktif oldukları boyutun trilyonlarca katı küçük olacaktı. Bu durumda da o evrendeki bütün canlı ve cansız kütleler belirli bir oranda küçülecekti. Çünkü böyle olmazsa kendi evrenlerine sığacak boyutta olmayacaktı.
Bu amaçla paralel evrenlerin en sonuncusuna gidip ulaşmak istedikleri hedef için ilk uygulamayı burada gerçekleştirdiler. Sonuncu evren içindeki her şey ile bir küre şekline geldi. Bu aşamadan sonra en sonucu evren eski boyutuna göre çok çok küçük bir küre olunca boşalan hacme hemen diğer bir paralel evren geliyordu. Bir öncekinde olduğu gibi hareket ederek gelen yeni evrende aynı işleme alınarak o da bir küre oluyordu. Bu şekilde işlemler ardı ardına devam etti ve bütün evrenler Yıldıray ve Atahan’ın bulunduğu evrendeki Çeşit galaksisine alındı. Galaksinin gerçek sahibi olan gezegenler yeni gelen gezegenlerle hemen iletişime geçip neden buraya geldiklerini ve neden böyle bir uygulama yaptıklarını bütün ayrıntısı ile onlara anlattılar. Küçültme işlemi her şey için kendi boyutu ile orantılı bir şekilde yapıldığı için bu gezegenlerde yaşayan insanların boyutu bir milimetreye trilyonların trilyonlarca katı olan insanın sığması ölçütlerinde olmuştu. Ayrıca daha önce birbirlerinden haberi olmayan değişik paralel evrenlerin gezegenleri de kendi aralarında bir iletişim ağı kurdular ve o an içinde bulundukları durumu sorguladılar. Çeşit galaksisi artık bir merkez ve Yıldıray ile Atahan’ın ise en üst düzeyde sorumlu ve karar verici oldukları bir evren yeri yerleşkesi olmuştu. Yıldıray istediği anda bu yeni gelen gezenlere müdahale edip zamanın akışını istediği şekilde yönlendirebilecekti. Yıldıray’ın yaptığı ilk iş bu gezegenlerden birisini sahip olmuş olduğu yüzde yüz ışığı yansıtma özelliği ile birinci ve dördüncü gezegenlerin bir uydusu haline getirmesi olmuştu. Ancak istemleri dışında gelişen ve kendileri açısından olumsuz olan durumlarda vardı. Çeşit galaksisine gelmeden önce bu gezegenlerin bir çoğu kendi aralarında savaş halinde oldukları için aynı durumu burada da sürdürmek istiyorlardı. Çeşit’e geldikleri andan itibaren yarım kalmış ve sonuçlanmamış çatışmalarına devam ediyorlardı. Bitmek , tükenmek bilmeyen, sonucu ve galibi olmayan savaşları devam ediyordu. Hem de iki yada üç gezegen arasında değil milyonlarcası arasında. Zaten sorunlu olan ve çözülemeyen durumların bulunduğu Çeşit galaksisi daha da karmaşık bir hale gelmişti. Yıldıray bu durumu düşünüyor ve biryandan da “acaba bütün evrenlerin hepsini toplamakla iyi mi yaptık kötü mü yaptık” diyordu.
Gerçek oluşum ve yapı karmaşa ve kargaşa bu kadarla sınırlı değildi. Bir başka istemedikleri ve tahmin etmedikleri sorun gelip kapılarına dayanmıştı. Yıldıray’ın gezegenindeki bilgisayarlarda içinde bulundukları evren daha önce boşaltılmış evrenlerin kapladığı hacimlere doğru çok yüksek hızla ilerliyor ve aynı zamanda da büyüyordu. Bu durum öylesine belirgin bir hal almıştı ki çok açık ve net bir şekilde fark ediliyordu. Bütün maddelerin kütlesi sabit kalırken hacimleri korkunç bir hızla ve sürekli olarak artıyordu. Evrenleri koordinat eksenlerinin her yönünde ilerliyor ve büyüyordu. Yıldıray ve ekibi bu durumu daha önce düşünememişlerdi. En kısa zamanda bir çözüm bulmak zorundaydılar aksi takdirde belli bir hacme ulaştıklarında evrene gaz ve toz bulutu olarak dağılacaklardı. Daha önce bir gezegene uyguladıkları metal ile kaplama yöntemini denemek istediler. Ancak hemen yanı başlarında bu özelliğe sahip olarak duran gezegenin durumunu görünce ve fark edince hemen bu düşüncelerinden vazgeçtiler çünkü yüksek yayılım gücü atmosferdeki metali yavaş yavaş neredeyse bir pamuk yapısına dönüştürüyordu. Bu durumda başka bir şey denemek zorundaydılar.
Hemen üç gezegen ile dördüncü gezegeni Çeşit galaksisindeki yörüngelerinden ayırıp içinde bulundukları evrenin koordinatlarındaki bir sınır noktasına getirdiler. Bu durumda burada bulunan gezegenler çift taraflı bir etki altına aynı anda girmiş olacaktı. Birincisi içinde bulunduğu kendi evrenleri ikincisi ise yol aldıkları boş evren alanlarıydı. Bu şekilde geçici bir çözüme kavuştular. Ancak istemedikleri yolculukları tamamlanıncaya kadar kendilerini ve kardeşlerini güvende hissetmeyeceklerdi. Artık bu konuma ulaştıktan sonra yapacakları tek şey vardı. Yolculuklarının sonlanmasını beklemek. Ancak yapılmış olan hesaplar ve bilgisayar çıktıları bu sürenin milyarlarca yıl sürecek olmasıydı. Bu durumda kendilerini ve milyarlarca gelecek kuşaklarını güvensizlik içinde algılamaları ile eş ve özdeş anlamlıydı. Ancak o an sahip oldukları yüksek teknolojiye karşın gezegenlerini sabit tutup hareket etmesini engelleyecek yapı ve konumda değildi. Artık bu şekilde yaşamlarını devam ettirip yine bu şekilde karşılarına çıkan bu yeni sorun ile devam edeceklerdi. En azından durum şimdilik bundan farklı bir yöne doğru gitmiyordu. İçinde bulundukları evren ile kavramların olmadığı ortam arasında yer alan dört gezegenin bu konumu ve yapısı da pek fazla sürmedi. Günler bazındaki bir süre sonunda sınırın diğer tarafında bulunan gezegen bölümleri dört gezegenden de ayrıldı ve her biri ayrı birer parça olarak çok kısa bir süre içerisinde gözden ve alıcı ekranlarından kayboldular. Yıldıray ve ekibi değişik bir oluşum bekliyorlardı ancak bunu beklemiyorlardı. Evrenlerin doğal akış seyrini sahip oldukları ileri teknoloji ile değiştirmek isterlerken istemleri dışında bir gelişime şahit olmuşlardı. Kendi gezegenlerinden içindeki bütün nesnelerle; canlı ve cansız her şeyiyle ayrılan parçalarının ileride karşılarına ne şekilde ve hangi konumda çıkacaklarını ve nasıl bir iletişim içine gireceklerini o an için kestiremiyorlardı. Belki bir dost belki de düşman olarak. Ayrılış anından itibaren her türlü elektronik bağlantı kesilmişti. Çünkü kavramların olmadığı ortamda elektromanyetik dalgaları iletecek ortamda yoktu. Bu belirgin nedenden dolayı aralarında tam bir iletişimsizlik ve habersizlik vardı.
Bu sırada dört gezegenden adeta koparak başka birer gezegen olan dört gezegen kavramsızlık boyutunda ilerlerken hiç tahmin etmedikleri başka bir gezegen ile karşılaştılar. Karşılaşmış oldukları gezegenin herhangi bir yörüngesi yoktu belirsizlik içinde bir koordinatta adeta sabitti ve çakılı olarak duruyordu. İlerleyerek gelen dört gezegende buradaki gezegenin etrafında sabit olarak kaldılar. Aralarında elektronik iletişim yoktu. Çıplak gözler ile birbirlerini görebiliyorlardı. Aralarında bir diyalog başlatmak ve birbirlerini anlamak için buradaki dört gezegenden de birer uzay gemisi kalkarak bu bilinmedik ve sır gezegene doğru yol aldılar. Dakikalarla ifade edilebilecek bir süre içinde dört uzay aracıda bu gezegene ulaştı. Gezegenin bir kütlesi ve hacmi olmasına karşın yerçekimi yoktu. Her şey havada serbest bir şekilde hareket ediyordu. Bütün canlılar insanlarda dahil olmak üzere evleri , araçları ve bütün eşyaları ile bu şekilde yaşıyorlardı.
Teknolojik olarak çok ilkel bir konumdaydılar. Elektrik yoktu , ateşi bulmuşlardı ama yüzde yüz verimle ve yaşamlarını iyileştirecek bir şekilde kullanamıyorlardı. Yapmış oldukları ilkel aletlerle gezegenlerinde yaşayan hayvanları avlıyor ve yine gezegenlerinde havada kökleri ile asılı olan meyve ağaçlarından elde ettikleri ile besleniyor ve o şekilde yaşayıp gidiyorlardı. Dördüncü gezegene ait uzay aracıda aynı anda buraya inince gören insanların tamamı bunların çevresini sardı. Kimileri uzay araçlarına taş kimileride ağaç dallarından ve ucunda sivri taşlar bulunan mızrakları atıyordu. Bunları yaparken de çok yüksek sesle bağırıyorlardı. Bu şekilde uzay aracının içinde bulunan personel hemen dışarı çıkmadılar etrafını kaplayan gezegen sakinlerinin sinirlerinin geçmesini ve kendilerine alışmalarını dört saat bekledikten sonra birer birer araçtan çıkıp gezegende yerlerini aldılar. Personelin ellerinde cevizli baklava ve Antep fıstığı vardı. Bunları yerlilere uzattılar bir yandan da anlaşılsın diye kendileri de yediler. Yerlilerin lideri olan ve Kaan olan kişi bir yandan kendisine uzatılanları yerken bir yandan da bir bölümünü arkadaşlarına uzattı. Görevli personel ve yerliler aynı dili konuştukları için aralarında herhangi bir anlaşma sorunu olmadı. Kaan’a “hiçbir teknolojiye sahip değilsiniz, yaşamınızı nasıl devam ettiriyorsunuz?” diye soruldu.
Kaan : “Bizim teknolojiye hiç ihtiyacımız yok. Teknolojik her türlü olanağa düşüncemiz ile sahip oluyoruz. Bütün arkadaşların ortak bir düşünce etrafında ve düşünceyi uygulama konusunda birleşiyoruz” dedi.
Personel Tarkan : “Anladığım kadarıyla düşündüğünüz şeyler hemen gerçek oluyor değimli, yanlış anlamadım herhalde” dedi.
Kaan : “Yok yok yanlış anlamadınız. Düşündüğümüz her şey somut hale geliyor. Tabii bu oluşum yada düşünce bir filtreden geçirilerek diğer arkadaşlarımız için olumsuz olmayacak ve onlara zararlı olmayacak bir şekilde nesnel hale geliyor” dedi.
Tarkan : “Peki aynı şeyi birden fazla kişi düşünürse nasıl bir şey oluyor” dedi.
Kaan : “Evet birden fazla kişi aynı şeyi düşünürse, nesnel oluşum düşünen kişi sayısı ile doğru orantılı olarak ve hepsinin ortak çıkarı ve faydası için nesnel ve somut hale geliyor” dedi.
Tarkan : “Peki anladım. O zaman sizler Allah’ın özel kullarısınız” dedi.
Kaan : “Evet, doğru söylüyorsunuz söylediğiniz gibi. Biz zaten Allah’ın ideal kulları olmak için çalışıyoruz ve O’nun büyüklüğüne layık olmak için çaba harcıyoruz” dedi.
Tarkan :” Biz ve geldiğimiz gezegen hattan şunu da söyleyebilirim ki bildiğimiz bütün evrenlerdeki insanlar düşüncelerini nesnel hale getirebilmek için çaba harcıyorlar. Hatta bazı teknolojik düşünceleri başka bir deyiş ile teknolojik teoriyi pratiğe çevirebilmek için yüzyıllarca dede, baba ve oğul çalışmak ve üretmek zorunda kaldık” dedi.
Kaan : “Evet farklılığımız sizinde söylediğiniz gibi bu nokta” dedi.
Tarkan : “Bu özelliğinize doğumdan sonra belli bir süre içinde mi sahip oluyorsunuz yoksa doğum ile birlikte mi?” dedi.
Kaan : “Doğum anından itibaren sahip oluyoruz. Tabii ki gerçek anlamda düşünebileceğimiz zamana gelince pratiğe uygulamış oluyoruz” dedi.
Burada karşılıklı konuşmalarla ve birbirlerini anlamakla zaman ilerlerken aynı konumda başka bir yapı ve durum söz konusuydu. Bir gezegenin kovaladığı ve peşinden gelerek takip ettiği iki gezegen evren sınırını geçerek buraya kadar ulaşmıştı. Kendi gezegen sistemlerinde yok edemedikleri diğer gezegeni yok etmekte vazgeçmeyerek bu konuma kadar gelmişlerdi. Ancak burada bulunan diğer gezegenler tarafından ve bu gezegende yaşayanlar tarafından çıplak gözle ve açık bir şekilde görülmekteydiler. Çünkü bulundukları ortamda elektronik haberleşme söz konusu değildi. Sadece görüş mesafesine gelen nesneleri görüyor ve algılıyorlardı. Bu durum teknolojik olanakların kullanılması ile ilgili bir durumdu. Yıldıray bu amaç için burada bulunan bütün gök cisimleri ile elektronik iletişimi gerçekleştirebilmek için özel maddeler kullanarak adeta elektronik sinyallerin yayılımı için özel bir yol meydana getirdi. Bu şekilde bağlantı yapılmış gök cismi nereye giderse gitsin bir karşılıklı iletişim var olacaktı. Ancak bu durum yeni gelmiş olan diğer iki gezegen için geçerli değildi. Görüş mesafesinde algılanmalarının ardından Yıldıray’ın emri ve isteği doğrultusunda her iki gezegene de keşif ve bilgilenme amaçlı iki ekip gönderildi. Her iki ekip aralarında birkaç kilometre olan iki gezegene de indi ve direkt olarak bu gezegenlerin yöneticileri ile görüşmek istediklerini kendilerini karşılayanlara bildirdiler. Her iki ekibinde isteği olumlu karşılandı ve ekip görüştükleri kişilere Yıldıray’ın iletmek istediğini ilettiler. Bu istek her iki gezegenin yönetiminden sorumlu olan kişilerin kendi gezegenlerine getirilmesiydi. Her iki yöneticide bu isteği kabul etti ve yanlarına aldıkları beşer kişilik grupla Yıldıray’ın gezegenine doğru yola koyuldular.
Dakikalarla açıklanabilecek bir süre sonunda geldiler. Hemen ulaşmalarının ardından iki yönetici ve Yıldıray bir durum değerlendirmesi yapmak için bir konumda toplantıya başladılar. Yıldıray ve iki yönetici ile birlikte beşer görevli ve güvenlikten sorumlu elli kişi ile toplantı başladı. Söze ilk giren ve konuşmayı başlatan Yıldıray oldu.
Yıldıray : “Aranızdaki bu düşmanlığın nedeni ne neden bu küçük gezegenin peşinden buralara kadar geldiniz umarım mantıklı bir açıklmasını yaparsınız herhalde” dedi.
Küçük gezegenin yöneticisi Yku, büyük gezegenin yöneticisi ise Ybu idi. Yıldıray’ın ardından Yku: “Ybu ve gezegeni bizim sahip olduğumuz enerji kaynaklarını ele geçirmek ve egemen olmak için bu ana kadar bize her şey yaptılar ve yok olmamızı istiyorlar” dedi.



6 --- İsim : Doğanın insanlara sunduğu ( İlk hazırlanış tarihi : 2010 - Devam ediyor )

BBC'ye gönderilen iki adet kısa radyo tiyatrosu çalışması - 2004
Kısaca Konuları : Bir odada kalan iki kişinin karşılıklı müzik sohbetlerinden söz ediliyor.

Kısa skeç çalışmaları ise Gökçeada Atatürk Öğretmen lisesi'nde sahnelendi ( 1981 )

Amatör sportif faaliyetler : Lise ; futbol , basketbol , masa tenisi , yüksek atlama , 100 metre koşma takımında görev alma ( 1979 - 1982 )

Müzik faaliyetleri : Amatörce bağlama ve flüt kullanma.